ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaklarını açıklamasından sonra bölgede resmen yeni bir krizin ortaya çıkmasına sebep oldu. Başkanlığa geldiği günden itibaren birçok tartışılacak kararlar alan Trump bildiğini okumaya devam ediyor. Trump’ın aldığı kararlar her zaman -Amerikanın iç siyasetinde bile- bir krize veya büyük tartışmalara neden olmaktadır.

Trump geçtiğimiz günlerde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaklarını ve ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyacaklarını açıklamasından sonra Kudüs’te alışılageldik çatışmalar patlak verdi. Yaşanan çatışmalarda birçok Filistin’li yaralandı.

Birleşmiş Milletler 1948 yılında Kudüs’ü corpus separatum (ayrı beden) olarak ilan etti ve Kudüs’ü kendisine bağlı olarak kabul etti. Aynı yıl içerisinde İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte BM’nin kararı da tam olarak uygulanamadı. Ardından 1949 yılında İsrail Batı Kudüs’ün yönetimi İsrail’e bırakıldı. 1967 yılından yaşanan Yom Kippur -6 Gün Savaşı olarak da bilinir- savaşından sonra İsrail Doğu Kudüs’ü işgal etmiştir. Daha sonra İsrail Parlamentosu Knesset tek taraflı olarak 1980 yılında Doğu ve Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etti.

Fakat burada uluslararası hukuk tam anlamıyla ayaklar altına alınarak BM’nin aldığı karar İsrail tarafından yok sayılmıştır. Fakat BM bu kararı yok saydığını deklare etmiş ve tüm ülkeleri bu konuda hassasiyet göstermesi adına çağrıda bulunmuştur. Karar Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden 4’ü olan Birleşik Krallık, Çin, Fransa ve Sovyetler Birliği tarafından onaylanmıştır. ABD ise bu oylamaya katılmadı fakat veto da etmedi.

Uluslararası hukukun üstünlüğünü yok sayan İsrail bu kararı kabul etmeyerek kendi bildiğini okumaya devam etmiştir. Filistin ve İsrail arasındaki Kudüs meselesinin bu kadar hassas olması çatışmaların ana kaynağı olarak ortada durmaktadır. İsrail günümüze kadar Filistin’i kademe kademe ve tüm uluslararası hukuku çiğneye çiğneye işgal etmiştir.

Peki Donald Trump Neden Böyle Bir Karar Aldı? 

Kudüs’ün İsral’in başkenti olması konusu aslında her zaman ABD siyasetinde var olmuş ve her 6 ayda bir başkanın önüne gelen bir dosyadır. ABD yönetiminin, 1995’teki Kudüs Büyükelçilik Yasası’na göre İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması öngörülüyordu.

Ancak söz konusu yasa 22 senedir Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın başkanlık dönemlerinde her 6 ayda bir “ulusal güvenlik” nedeniyle erteleniyordu.

Aslında bu durum tamamen Amerikan siyasetinin bir geleneğidir. Trump’a özgü bir proje değil. Fakat bu kararı alabilecek tek kişi vardı o da elbetteki bu tür kararları almaktan çekinmeyen Trump oldu. Trump’ın bu kararı alması, onun iç siyasette kötü bir izlenim bırakan imajını bir nebze de olsa kendi seçmenini elde tutmak için yaptığı çok aşikar. Çünkü Trump şuan tamamen yalnız kalmış durumda. Ekibini bile idare edemeyen bir başkan konumunda. Bunun yanında Cumhuriyetçi kanadın adayı olarak başkanlığı kazanan Trump’ı koltuğa getiren kesim muhafazakar ve ırkçı -özellikle de islamafobik duygulara sahip olanlar- kesimdir diyebiliriz. Fakat geldiği günüden beri sürekli olarak tartışılan Trump, özellikle de kendi seçmeninin hoşuna gidebilecek tehlikeli adımlar atmaktan çekinmeyen bir başkan. Özellikle Trump’ı “Evanjelist” kesimini çok etkilediği iddiası bile ortaya atıldı. Fakat ABD’de bu karar çok da fazla destek bulmadı hatta çoğu ABD vatandaşı bu karardan endişe duyduğunu dile getirdi. Bunun yanında İsrail Başbakanı Netanyahu AB gezisinde umduğunu bulamadı. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin yanıtı ise “ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararını desteklemiyoruz” oldu.

Trump, bana kalırsa bu tür krizleri yaratmaktan çok zevk alan ve kendi seçmeninin de hoşuna gittiğinden bu tür krizlerden beslenerek koltuğunu korumaya yönelik yaptığını söyleyebilirim. Fakat Kudüs’ün özellikle de Müslüman toplumlar için hassas bir konu olması bu olayın çok daha fazla gündeme gelmesi doğal.

Trump’ın bu tartışılan kararı ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslam İşbirliği Teşkilatı üyelerine yaptığı çağrısı ardından 13 Aralık tarihinde tüm üyeler İstanbul’da gerçekleşen zirvede bir araya geldi.

Erdoğan’ın Ortadoğu’daki siyasi sorunlara olan hassasiyetinin burada tekrar ortaya çıktığını görebiliyoruz. Zirvede oturum başkanlığı yapan Erdoğan, İsrail’in bir işgal devleti olduğunu ve tüm uluslararası toplumu başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletini tanımaya çağırdı. Zirvenin karar bildirgesi kısaca şöyle;

  • ABD Başkanı’nın aldığı tek taraflı bu karar uluslararası hukukun yok sayıldığını gösteriyor. Bu karar reddedil ve kınandı.
  • Bu karar Filistin devletinin hukuki, tarihi, doğal ve milli haklarına tecavüzdür. Asla kabul edilemez. Bu karar terörizme, çatışmaya ve savaşa sürükleyici bir karardır. Uluslararası barışı tehdit edecek bu tür adımlara izin verilmeyecektir.
  • ABD yönetimini aldığı bu karardan dolayı kınıyor ve derhal bu kararın geri çekilmesini talep ediyoruz. Geri çekilmemesi sonucu oluşacak tüm sonuçlardan tümüyle sorumlu tutulacaktır.

İİT zirvesinde alınan kararların gayet ciddi ve siyasi bir irade ortaya koyar nitelikte olduklarını görüyoruz. Fakat bu zirveye bölgenin güçlü devletlerinden olan Suudi Arabistan’dan kimse katılmazken özel bir davet üzerine Sosyalist Venezuela Başkanı Maduro bile katılım göstermiştir.

Erdoğan’ın bu zirveyi üstlenmesi ve bu konuda liderliği ele almak istediğini görebiliyoruz. Bu davranış Erdoğan’nın Ortadoğu ülkelerindeki imajını yukarıya çektiğini bölgede yapılan röportajlardan ve elde edilen izlenimlerden anlaşılabiliyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki meselelere kulak tıkaması beklenemez elbet. Türkiye’nin stratejik çıkarları gereği bölgedeki meseleler elbette ele alınmalı ve çözümler ortaya konulmalıdır. Fakat çıkarları koruma çerçevesi içerisinde adımlar atılırken geçmişte yapılan siyasi hatalar elbette ki göz önünde de bulundurulacaktır.

Türkiye’nin Kudüs meselesine karşı üstlendiği rol de bu açıdan çok önemli olacaktır. Bu tür meseleler elbette diplomasi yoluyla çözülmesi gereken meselelerdir. Çünkü siyaset diyalog ve süreç işidir ve yaptığınız politikalar bu süreçlerin sonunda kazanç veya kayıp olarak size geri döner. Bu yüzden Türkiye Ortadoğu’da özellikle son dönemde birçok politik söylem veya davranış yüzünden siyasi manevra alanlarını kaybetse de bu dezavantaj sonsuza kadar bu şekilde devam edecek anlamına da gelmeyecektir.

Suriye konusunda başta birçok hatalar yapan Türkiye şuan Rusya ve İran ile birlikte Suriye meselesinde önemli rol almaya devam ettiğini görebiliyoruz. Evet Türkiye Ortadoğu’da oyun kurucu bir devlet olmayabilir ama diğer oyunların da bozulmasına neden olacak avantajlara da sahip. Ortadoğu’da yeni denklemlerin ve yeni dengelerin şekil aldığı ortada duran bir gerçek. Erdoğan’ın Kudüs meselesine yönelik uluslararası topluma yaptığı bu çağrının başarılı olup olamayacağını bizlere zaman gösterecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here