Kuşkusuz hepimizin kendine has olan haz duyduğu eylemler var. Bazı eylemler ise; tereddütsüz hepimizin nabzını üst noktalara taşıyor. Tutkulu bir kalabalığın, adınızı (yahut nasıl adlandırıldıysanız) kendilerinden geçerek haykırması? Durmayın, hayal edin hadi! Kalabalığın, senkronize bir şekilde seslendirdiği ismin sizin isminiz olduğunu…

CEZA YA DA ÖDÜL

Fizik der ki; her etki kendi tepkisini doğurur. Modern yaşantımızda ise bu duruma gelin “Sorumluluk” adını verelim. Yaptığımız eylemin karşılığı… Yani ya “ceza” ya da “ödül”, payımıza düşen şey. Olayı salt düalist bir görünüme çekersek; her şey ne kadarda basit değil mi?

Size bir tavsiye:Öyle değil mi?” diye biten her diyalog, sizi karşıt görüşe hazırlar. Yani elbette olay bu kadar basit değil! Zira ödül, her zaman “iyi” denilen şeyi temsil etmez. Tıpkı cezaların, her zaman “kötü” olarak lanse edilemeyeceği gibi… Hatta bazen iyi bile iyiyi temsil etmeyebilir. Peki neyin neyi temsil ettiğine kim karar verecek? Hadi gelin buna kibirli bir cevap verelim: “Biz!

HALK TARAFINDAN DESTEKLENEN BİR SOYGUN: LA CASA DE PAPEL

Arkadaş, insana bağlı olan her şey değişkendir. Konjonktüre göre şekillenir ve bu değişim, zaman zaman kavramsal çatışmalara neden olur. Değerlendirme kıstaslarımız, bilinmeyeni bugün farklı, yarın farklı bilebilir. Bilinmeyen değişmez ama ona bakış açımız değişir. Kadınlar ve baylar, işte eğlencemiz burada başlıyor.

Eğlenceli oyunumuzun adı: “La Casa De Papel”

Bir soygun gerçekleştiriyorsunuz. Yüzlerce insanı günlerce esir alıp, kendinize çoğu hayalin sınırlarına erişemeyeceği kadar para basıyorsunuz. Sonra akıl dolu bir plan -takdir edilesi bir mükemmeliyet- ile bu parayı yurt dışına kaçırıp lüks ve şatafat içinde yaşıyorsunuz. Ancak gelgelelim yakayı ele verip bir suçlu olarak yakalandıktan sonra halk, sizi inanılmaz bir sevgi seline boğuyor. “-Rio”, “-Rio”…

Ortada bir kavram çatışması var gibi. Adınızı bağıranlar, hırsızlığı bir suç olarak görüyor ancak siz bir hırsız değil, kahramansınız. Ne dersiniz oyunumuzun kahramanlarını sahaya sürme vakti geldi mi?

Milyarlarca euro, tonlarca altın, karanlık devlet sırları vb. nice detay ve tüm bunları ilmek ilmek işleyen Profesörümüz: “Sergio”…

Doğrusunu isterseniz ilgimi oldukça çeken bir detay var. Aleni suç işleyen bir suçlu, nasıl olur da milyonlarca insanı manipüle edebilir. Üstelik bunun çok kolay gerçekleşeceği ifade ediliyor. “Kim tarafından” derseniz, size spesifik bir isim söyleyemeyeceğim maalesef. Zira isim konusunda, bir dağ gelinciğine bile isim verebilen bu ekip, kendileri söz konusu olduğunda pek istekli değil gibi. “Peki neden böyle bir tavır sergiliyorlar?” diye soracak olursak; etki güçlerini arttırmak gibi basit bir cevapla başlayabiliriz.

Profesör

SÖYLEMLERİN KİTLE ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Profesör, “söylemin” kitle üzerindeki gücünün farkında olacak kadar zeki bir karakter. Eğer bir isminiz yoksa ve insanları bir araya toplayacak temalara sahipseniz; herkes ekibinize girmek için can atacaktır. “Sisteme İsyan” herhalde bulunabilecek en romantik ve güçlü temalardan birisi ve Dali maskesi! Kanının kaynamasına yetiyor. Tabi paranın da bir katalizör işlevi var. Profesör’ün manipüle ettiği kalabalığın parayı sevmesi dışında bir özelliği daha olmalı diye düşünüyorum. Aslında salt bu kitlenin değil, modern insan içinde geçerli olan olumsuz bir terim, analizime yeni bir odak oluyor:

“Seçilmiş Aidiyetsizlik”

Kuşkusuz bazı aidiyetlerimiz var. Ancak bunların kökeninde yatan düşünceler, bizlere ait değil. Bu yüzden buna seçilmiş aidiyetsizlik diyorum. İnanç -her neye olursa olsun-, bizler için anlamını gün geçtikçe anlamını yitiren bir olguya dönüyor. Ve bu eksilme hali, benliğimizin içini gün geçtikçe boşaltan bir sürece evriliyor. Bomboş kalıyoruz ve birileri gelip bizi kendi söylemleri ile dolduruyor. Kendinizi hiçbir kara parçasının görünmediği bir okyanusta hayal edin. Sizi açığa sürükleyen bu akıntı; inanç yokluğundan kaynaklanan bu seçilmiş aidiyetsizlik işte. Bu sonsuz mavilik sizi güçsüz kılınca kurtarıcı olarak gördüğünüz bir gemi arıyorsunuz. Profesörün gemisi gibi… Radikal dinci terör örgütlerinin gemileri gibi… Uluslararası şirketokrasinin gemisi gibi…

Bir gemi, Limanda bir vasıtadır. Oysa engin denizde sizin dünyanızdır! Bu sebeple ben bu dizinin bu sahiplenici “Biz” diline taktım arkadaş. Bu tarz söylemler, bana şu korkutucu esir gemilerini anımsatıyor.

Finlandiya’nın, bataklıklar ülkesinden; “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ne dönüşmesinde baş aktörlerden birisi olan J. Vilhelm Snelman, bir söyleşisinde şöyle der:

“İnsan bağımlı ve mantıksız doğar. Eğitim ise; bu ikisini düzeltmek için tek yoldur.”

Ben derim ki; herkes kişisel değerlerini gözden geçirip, “inanma” halini sağlıklı bir hale getirmeli. Bu sayede kibirli suçluların ve kirli politika yapıcıların oyuncağı olmayız. Ayrıca kendi kişisel problemlerinizi evrensel bir sorun gibi lanse etmekten kaçınmaya özen gösterin. Bunu yapanlar var ise ona karşı olun. Çünkü siz böyle kahraman olacaksınız. Yanlışın karşısında durarak…

Vamos! Vamos! Vamos!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here