Mezhepçilik, günümüz modern dünyasında bir fenomen olarak karşımızda duruyor ve bu şekilde ele alınmalıdır.

Ortadoğu’daki mezhepçilik ve mezhep çatışmaları, yüzyıllar boyunca süren dini ve teolojik köklere sahip bir şekilde takdim edilir. Mezhepçiliğin genellikle, bölgede yenilemeyecek kadar derin olduğu ve bunu denemeye çalışmamamız gerektiği söylenir.

Realitede, mezhep çatışması Ortadoğu’da Sünni ve Şii Müslümanlar arasında modern ve revizyonist bir fenomendir. Çoğunlukla da günümüz spesifik olaylarına ve problemlerine bir reaksiyondur. Bu kökler, asırlar süren dini ve politik bölünmelerden ziyade, 1979’daki İran İslam Devriminin ve Ortadoğu’daki devlet inşasının başarısızlığına dayandırılabilir.

Bu durum aynı zamanda bir dizi müteakip gelişmeyle daha da şiddetlendi. Bunların arasında 2003 Irak işgali, 2011’de Suriye’deki devrim, Yemen’deki iç savaş ve devam eden diğer meseleler.

İran İslam Devrimi Humeyni

GÜNÜMÜZ MEZHEPÇİLİĞİNİN KÖKLERİ

1979 İran Devrimi, modern Ortadoğu tarihinde ilk kez dini bir rejimi iktidara getirdi. O zamana kadar, bölgede seküler rejimler egemendi ve din kamu hayatında olmasına rağmen Ortadoğu’daki tek başına önemli bir faktör değildi.

Aslında, 1967 Arap-İsrail savaşı, Pan-Arabizm kalıntıları üzerinde siyasal İslam’ın yükselişine yol açmış olabilir, fakat bunu benimseyen hareketler, İran İslam Devrimi öncesi Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde hiçbir zaman güç kazanmaya yakın değildi.

İran İslam Devrimi, sadece iktidardan sorumlu Ortadoğulu dini figürler ortaya çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda mezhepsel anlamda gerilimleri de kaşımış oldu. Devrimi komşu Arap ülkelerine ihraç etme girişimi 1980’lerde 8 yıl süren Irak-İran savaşının çıkmasına da sebep oldu.

Iran Iraq War 1980 İran ve Irak

Körfez ülkelerindeki Şii toplumlarını kazanamadığı için İran, içten içe geçici olarak kabuğuna çekildi. İran yayılmacılığına karşı bir kale olarak duran Saddam Hüseyin rejimi 2003 Irak işgali İran için batı Afganistan’dan Akdeniz kıyılarına kadar uzanan bir Şii hilali fırsatı yarattı.

Şii canlanma, Irak ve daha sonra Suriye’deki mezhepsel politikalarla birlikte özellikle de Arap Baharı bağlamında IŞİD’in ve diğer Sünni grupların yükselişine sebep oldu. IŞİD bu gelişmeden dolayı kendisine Sünni İslam’ın, Şii iktidara veya İran’ın genişlemeci politikalarına karşı koruyucu bir rol üstlendi.

İran, Irak ve Suriye’deki IŞID üyesi ve Sünni isyancılara karşı koymak için Şii milis gücünü kurdu. Körfez devletleri Sünni grupları desteklerken aynı zamanda büyük bir yıkıma uğrayan bölgenin vekalet savaşlarına ev sahipliği yapmasına neden oldu.

IŞİD Irak

DEVLET BAŞARISIZLIĞI

Silahlı devlet dışı mezhepçi aktörler, Ortadoğu’daki devletlerin başarısızlığı ve özellikle de bu devletlerin temel fonksiyonları olan kamu hizmetlerini sağlama, dış tehditleri savurma ve vatandaşların sivil haklarını koruma gibi görevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle iç ve dış koşullara tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Irak devletinin tasfiyesi ve sonrasında tüm vatandaşlarıyla ilişkilerinde hukuk kurallarının geçerli olacağı (Hukukun üstünlüğü) bir devletin oluşturulamaması ülkede mezhepçiliğin yükselmesine neden olmuştur. Aslında, ABD işgali sonrası siyasal sistem, mezhepsel bölünmeleri yansıtmak ve hatta pekiştirmek için inşa edildi.

Irak ABD işgal

Ülkedeki kilit mesajlar, kazananlar ve kaybedenler arasında değişen gücün dengesini yansıtan, etnik ve mezhepsel hatlara bölünmüştü.

Dava Partisi’nin özellikle de eski Başbakan Nuri El-Maliki’nin mezhepsel politikaları, tüm Irak halkının yeni bir devlet inşası isteğini hemen hemen yok etti diyebiliriz.

Suriye’de Beşar Esad tarafından 2011 yılında yapılan gösterileri bastırmak adına ayrım gözetmeksizin aşırı güç kullanıldı. Bunun yanı sıra İran ve Irak’ın da bu güç kullanımına destek vermesi bölgesel mezhep eksenlerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu çalkantılı dönemlerde Suriye, -ki hükümet vatandaşlarına düşük kalitede hizmet sunuyor, kendi topraklarında tekel gücünü kullanabiliyor ve hala bölgesel ve dünya siyasetinde bir varlık olarak kendini gösterebiliyor- güçsüz bir devlet olmaktan çıkarak başarısız bir devlet haline geldi.

Bu yüzden Suriye devleti, artık neredeyse her türlü kamu hizmetini ve güvenliğini sağlayamadı ve kendi toprakları üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu durum, mezhepçi milislerin ortaya çıkmasına ve sivil halkın kendisini onlardan korunma arayışına girmesine neden oldu.

Suriye’deki mezhep grupları, şiddetin kısır döngüsü içerisinde tuzağa düşmüş ve birbirlerinin kuyularını kazmıştır. Bu durum, grupların hayatta kalmak için dış aktörlerin desteğine ihtiyacını doğurmuştur. Bu nedenle bölgesel ve yerel çatışmalar arasındaki çizgi bulanıklaşmıştır.

Güçlü merkezileşmiş devletlerin olmaması, aynı zamanda topluluklar arasında bağlantıların kurulmasına, ulusal kimliklerin altının oyulmasına mezheplerin katılaşmasına neden olmuştur. Bu durum, Ortadoğu’daki (başka yerlerde de) dini devletlerden ve imparatorluklardan gelen tarihi devlet kurma eğilimini ulus devletlere yönelecek şekilde tersine çevirmektedir.

ÇÖZÜMLER

Eğer mezhepçiliğin üstesinden gelmek istiyorsak, Ortadoğu’daki mezhep çatışmasını dini, ideolojik ya da İslam’ın şartlarına göre atıfta bulunmaya son vermemiz şarttır. Bu durumu anlamak yerine, modern olarak çözülebilecek bir politik, ekonomik ve jeo-stratejik çatışma bağlamında çözülebilir.

Din ve mezhep, güçlü ve zengin olan çeşitli güçler tarafından kitlesel seferberlik olarak kullanılıyor. Bu tür yapılara karşı koymanın tek yolu, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü benimseyen güçlü bir ulus devleti inşa edip aynı zamanda güç kullanımı üzerindeki tekelini kullanmaktır. Fakat bunun anlamı; bulunduğumuz mevcut mezhepsel karışıklığı üreten baskıcı bir devletin geri dönüşü değil, silahlı milislerin veya grupların siyasi siyasal ve güvenlik açısından devre dışı bırakılmasıdır.

Güçlü bir ulus devletin inşası için, Westfalyan barışın Ortadoğu’da kurulmalıdır. Tabii burada hiçbir devletin diğer devletlerin içişlerine karışmasına izin verilmez. Bunun yanında demokratik uygulamalar kurulmalı, ulusal hükümetler seçilmeli ve bu hükümetler de halkını temsil etmelidir.

Demokrasiler, çatışmaları çözme ve güvenlik rejimlerini inşa etme konusunda daha fazla yeteneklidir. Bununla birlikte ekonomik kalkınma için daha fazla kaynağın tahsis edilmesine ve vatandaşların sadakatini garanti etmesine olanak tanır.

Kaynak: ALJAZEERA

Çeviren: Marwan Nadhim

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here