Devrimler, özgürlüğü en coşkulu ve şüphesiz en kanlı bir şekilde hissettiren tarihsel olgulardır. Dünyada hiç bir millet yoktur ki kendi tarihinde yaşadığı devrimleri kutsamasın, yahut yüceltmesin. Tiranlığa, baskıya ve hatta çoğu kez işgale karşı girişilen devrim hareketlerinin elbetteki bireyde saygı hissi uyandıracak bir çok farklı misyonu vardır. Basitçe açıklayacak olursak; geriye dönüşü olmayan değişimler olan devrimlerin tarihte çoğu kez oldukça kanlı bir şekilde gerçekleştiğini söylesek sanırım yanlış bir yargı olmaz. Zira değişim her zaman zorludur ve eski ile yeni arasında bir çatışma çıkması kaçınılmaz görünmektedir. Peki bu çatışmanın niteliğini insanlar belirleyebilir mi? Başka bir deyişle; devrimler hep kanlı olmak zorunda mıdır?

Klasik tarih anlatısında, geçmiş sadece güçlülerin mücadelesi olarak lanse edilir ve çoğu kez tarihçiler de tarihi bu şekilde yazarlar. Bu mantığa göre yüzyılların da oluşumu rakamsal değil olaysaldır. Zira her yüzyılın farklı bir karakteri vardır. Öne sürdüğüm savın daha net anlaşılması açısından örneğin 20. yüzyıl, 1901’de değil, 1917’de başlar tarihçiler için. Zira o yıl dünya tarihine damga vuran çok önemli bir olayı içinde barındırır. Hepinizin tahmin edeceği üzere Rusya’da gerçekleşen devrim ardından gelen neredeyse bir asrı etkileyecek bir çağı -ideolojilerin mücadelesi çağını- başlatır. Ancak bugün size bahsedeceğim olay, Bolşevik Devrimi değildir. Bugün size anlatacağım devrim, Bolşevik Devrimi’nin oluşturduğu baskı ortamından doğan “Şarkı Devrimi”dir.

Estonya’da 1988-1991 yılları arasında gerçekleşen Şarkı Devrimi’ne değinmeden önce Estonya hakkında birkaç tarihsel anektod aktarmakta fayda vardır zannımca. Baltık Denizi’nde Letonya, Rusya ve Finlandiya arasında kalan bu şirin deniz ülkesi, tarihte birçok devletin boyunduruğu altında kalmıştır. İlk kez bağımsızlığını 24 Şubat 1918’de kazanan ülke, çok kısa bir sürede Alman boyunduruğu altına girmiş ve nitekim 1944 yılında SSCB tarafından Demir Perde’ye katılmıştır. Sovyet boyunduruğu altına girdikten sonra birçok baskıya maruz kalan Estonya halkı, özellikle milli şarkılarının yasaklanmasına büyük tepkiler göstermiştir. Başkent Tallinn’de zaman zaman bu konuda ayaklanmalar olmuştur. Ancak Sovyetler, çoğu kez bu ayaklanmaları sert bir şekilde bastırmıştır. Ancak Sovyetlerin gücünün zayıflaması ile Baltık ülkelerindeki bağımsızlık söylemleri de tekrar güçlenmiştir.

Böyle bir ortamda 16 Ekim 1988 günü, sayıları 300.000’i bulan bir kalabalık, başkent Tallin’deki festival alanında toplanarak hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek protesto gösterileri düzenler. Kalabalığın en sık dile getirdiği ezgide; “Mu Isamaa” yani “Vatanım” anlamına gelen şarkıdır. Daha sonraları bu ezgi Estonya ulusal marşı olacaktır. Estonya’da başlayan bu büyülü direnişe çok geçmeden kardeş Baltık ülkeleri Letonya ve Litvanya’da katılacaktır. Başkentler Riga, Tallinn ve Vilnius’u da kapsayan, uzunluğu neredeyse 600 km’yi bulan ve insanların el ele tutuşarak oluşturduğu “Baltık Yolu” ile bu direniş iyice güçlenip somut bir görünüme kavuşmuştur. Nitekim Litvanya, 11 Mart 1990 tarihinde Sovyetlerden ayrılarak bağımsızlığını kazanan ilk Baltık ülkesi olmuştur. Yaklaşık bir sene sonra Sovyetler Birliği dağılınca Estonya da bağımsızlığına kavuşur ve 31 Ağustos 1994’te Sovyet askerleri ülkeden çekildiğinde ülke tam bağımsız bir görünüm elde eder.

Sonuç olarak girişte bahsettiğim soruya cevap olarak şarkı devrimi, bu tarz mücadelelerin kansız bir şekilde de olabileceğinin en güzel kanıtıdır. Zira Malcolm X de bir aktivisttir Mahatma Gandhi de. Sözüm ona şiddete başvurmadan da oldukça etkili sonuçlar alabildiğimiz aşikardır. Bunun yanı sıra bir bölgenin, ulusun vb. gerçek tarihi, salt tarihçilerin yazdıklarından ibaret değildir. Bir ulusun geçmişine bakmak isteyen onun ezgilerine de bakabilir. Zira Estonya’da devrim ateşini yakan da sadece bir ezgidir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here