Yeni Hollywood Başlangıcı

1940’lar 70’ler arasında Amerikan sineması oldukça zor durumdaydı. Cumhuriyetçi partinin faşist senatörü Joseph McCharthy’nin başlatmış olduğu Red Scale (Kızıl Tehlike)’lerin ikincisi 1947-1957 arasında birçok sektörde olduğu gibi sinema sektörünü de vurmuştu. Sosyalist-komünist olan olmayan binlerce kişi işlerinden oldu, fişlendi, ülkelerinden sürüldü ve öldürüldüler.

Bu dönemde oldukça zor bir döneme giren sinema 1960’ların sonlarında UCLA’da sinema eğitimi alan, başta Fransız Yeni Dalgası ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği olmak üzere Avrupa sinemasından etkilenen genç yönetmenlerin sektöre adım atmaya başlamasıyla düzlüğe çıkmaya başladı. Bu isimlerin başında Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, George Lucas ve Brian De Palma geliyordu. O dönemlerde hepsi uzun sakal bırakmış olmaları nedeniyle bazı sinema otoriteleri, eleştirmenler ve sinefiller tarafından Hollywood Beards (Hollywood Sakallıları) diye de anılmaktalardı.

COPPOLA’NIN AİLESİ ve EĞİTİM HAYATI

Francis Ford Coppola 7 Nisan 1939’da Detroit’te doğdu. Kısa bir süre oyunculuk yapan annesi Italia Coppola ve müzisyen babası Carmine Coppola, Francis doğduğunda oldukça zor günlerden geçiyorlardı. Italia Coppola aslında Coppola Klanı’nın sanatla uğraşan ilk üyesiydi. Kızlık soyadı Pennino olan Italia Coppola’nın babası Francesco Pennino besteci, film yapımcısı ve sinema salonu sahibiydi.

Babasının bu denli sanatla iç içe olmasından faydalanan Italia, ressamlıkla ve oyunculukla uğraşır ancak ressamlığı çok daha uzun yıllar devam eder. Ardından eşi olacak Carmine ile tanışıp evlendiğinde de Coppola soyadını alır.

Carmine ile evlendikten sonra kendileri gibi çocuklarının da sanatla ilgilenmesi için uğraşan çift kuşkusuz ki bu konudaki ilk ve en büyük meyvelerini büyük oğulları Francis ile alacaklardır. Francis’ten sonra yönetmenlikte kendisini kanıtlayacak bir diğer isim ise torunları olan Sofia Coppola’dır. Francis, okul hayatının başarısız geçmesi ve okuldaki çocukların görünüşüyle dalga geçmeleri sebebiyle çoğu kez evde vakit geçirmeye, televizyonda filmler izlemeye başlar ve sonrasında yönetmen olmak istediğinin farkına vararak 8 mm’lik bir kamera alarak çeşitli görüntüleri çekmeye başlar. Bunu daha sonraki gençlik yıllarında kendi parasıyla 16 mm’lik kamera alması izler ve Long Island’daki Hofstra Koleji’nde sinema ve tiyatro üzerine eğitimine başlar. 16 mm’lik kamerasının da bu dönemde çok büyük faydasını görür.

Hofstra’dan mezun olduktan sonra ise Amerika’nın ve dünyanın en ünlü sinema okulu olan UCLA’ya giren Coppola burada Jim Morrison ile de sınıf arkadaşı olur.

Roger Corman’la tanışma ve The Godfather

UCLA’da profesör tavsiyesiyle B-Film’lerin ünlü yönetmeni Roger Corman ile tanışan Coppola artık setlere girip çıkmaya başlar. Bir yandan Corman’ın setlerinde çalışırken bir yandan da ilk çalışması olacak olan Dementia 13’ün senaryosunu yazmaktadır. Korku gerilim türünde olan Dementia 13, Coppola için sadece bir ilk film olmaktan kurtulamadı. Bu filmden sonra birkaç tane daha uzun metraj filmler çeken Coppola ilk önemli çıkışını ise 1970 yapımı olan ve II. Dünya Savaşı’nın en önemli generallerinden biri olarak görülen Patton’ın senaryosu ile sağlayacaktır. Bu film ile en iyi senaryo oscarını kucaklayan Coppola’nın önü artık açılmış gibidir. Bu filmden tam bir yıl sonra 1971’de İtalyan yazar Mario Puzo’nun yazdığı The Godfather (Baba) romanının sinemaya uyarlanması kararlaştırıldığında Paramount Pictures bu görevi o dönemde henüz 33 yaşında olan genç yönetmen Francis Ford Coppola’ya verir.

Coppola filmi kabul eder ancak çekimler oldukça zor geçecektir. Henüz çok fazla tanınmadığı ve oldukça genç olmasından mütevellit Paramount tarafından sürekli bir kovulma paranoyası geliştirir, istediği oyuncular Marlon Brando ve Al Pacino tabiri caizse adeta silah zoruyla stüdyoya kabul ettirilir, filmin mafya hikayesi olması sebebiyle gelen tehditler de cabasıdır. Ancak tüm bunların altından muazzam bir şekilde kalkar genç Coppola ve The Godfather Oscar töreninden en iyi film, en iyi uyarlama senaryo ve en iyi erkek oyuncu olmak üzere 3 ödülle döner.

Coppola artık yapımcıların ezebileceği bir yönetmen değil, ne isterse çekebilecek bir yönetmen olmuştur. Kendi jenerasyonundan olan Scorsese de Main Streets (Arka Sokaklar) ve özellikle Taxi Driver (Taksi Şoförü)’dan sonra stüdyolardan, yapımcılardan bağımsız büyük filmler çekerek Hollywood’da devrim yapan auteur yönetmenler kervanına katılacaktır. Onu da Jaws ile Steven Spielberg ve StarWars’un mucidi George Lucas izleyecektir. Özellikle Lucas bu yolda Coppola’dan büyük destek görür.

American Zoetrope ve George Lucas İle Ortaklık

1969 yılında birlikte kurdukları prodüksiyon şirketi American Zoetrope onlara ilk önemli filmlerini çekebilme imkanı veren en önemli şirket olacaktır. American Zoetrope, ilk kurulduğunda Folsom Caddesi üzerindeki bir depoda kendine yer bulabilmişti ancak 1972’den itibaren San Fransisco’nun North Beach mahallesindeki 916 Kearney caddesi nolu tarihi Sentinal binasına geçtiğinde burada sanatın merkezi oldu. Francis Coppola stüdyonun ismini ise kendisine 1960’ların sonlarında başka birçok ilk filmde kullanılan ekipmanlardan oluşan bir koleksiyona sahip yönetmen Mogens Skot-Hansen tarafından hediye edilen zoetrope (ilk film gösteriminde kullanılan ve iluzyon yaratan bir alet)’ten esinlendi.

American Zoetrope, Kaliforniya eyaletinin San Fransisco kentinde Coppola & Lucas ikilisi tarafından kurulduğunda ülke sinemasında bağımsız olarak kendi başına film yapan yönetmenler çok azdı veya hiç yoktu.

Paramount Pictures, Metro Goldwyn Meyer, Universal, 20th Century Fox gibi çok uluslu yapım şirketleri sektörde egemenliklerini kurmuşlar, yönetmenleri kendilerine bağlı olarak çalıştırmaktaydılar. Zoetrope kendi bünyesine Avrupa’dan da Jean Luc Godard, Akira Kurosawa, Wim Wenders ve Godfrey Reggio gibi auteur avangart sinemacıları da katarak oldukça geniş bir yelpazede film yapımcılığı yapmaya başladı ve çok geçmeden büyük başarılar elde etti.

En Büyük Devam Filmi (The Godfather Part II) ve Apocalypse Now ile Cannes’da Zirveyi Görüş

Coppola’nın Apocalypse Now’ı, 1992 yapımı Bram Stoker’S Dracula’sı ve 2009 yapımı Tetro’su, Lucas’ın Star Wars öncesi erken dönem işlerinden American Graffiti’sini finanse ederek yönetmenlere kolaylıklar sağladı. Günümüzde American Zoetrope’un başında Coppola’nın yönetmen kızı Sofia Coppola ve oğlu Roman Coppola bulunmaktadır. Zoetrope’un en büyük özelliklerinden birisi de HDTV teknolojisine hızlıca geçerek dijitale olabildiğince erken adapte olmayı başarmasıdır. American Zoetrope tarafından yapılan 4 film Amerikan Film Enstitü’nün En İyi 100 Film listesinde kendilerine yer bulmuş, ayrıca kendi yapımcılığında yapılan tüm filmler toplamda 15 Akademi ödülü, 68 kez de aday gösterilmişlerdir.

İlk The Godfather’ın muazzam başarısından sonra Coppola 1974’te The Godfather Part II, The Conversation (Konuşma) gibi iki başyapıt daha çeker. Baba 2, Marlon Brando’nun yokluğunda Al Pacino filmin makinisti olur ve ona da o zamanlar neredeyse hiç tanınmayan ancak filmde 45 dakikalık genç Vito Corleone ile Oscar kazanacak olan Robert De Niro eşlik eder. Elde edilen sonuç inanılmazdır. Baba 2 ilk filmin aksine en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi uyarlama senaryo, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi müzik ve en iyi set dekorasyonu olmak üzere toplam 6 dalda ödül kazanarak en iyi film oscarını kazanan ilk devam filmi olur. Tüm bunların en büyük sebebi de Coppola’nın ilk filmden sonra hakkıyla elde edebildiği bağımsızlığıdır.

İlk filme stüdyo tarafından çok fazla müdahale edilmesine rağmen elde edilen büyük başarı ikinci filme stüdyonun hiçbir şekilde karışmaması, tam anlamıyla bir yönetmen filmi olmasıyla ikinci film çoğu kişiye göre ilk filmden de iyidir. Aynı yıl çektiği bir başka başyapıt ise The Conversation’dır. Conversation, haratetli Watergate skandalı döneminde çekilmiş olması sebebiyle bu olaya da gönderme yapmaktadır aynı zamanda. Baş karakter Harry Caul’un yaşadığı paranoyalar, sürekli puslu ve gri-beyaz tonlarla çekilen New York sokakları Nixon Amerikasının adeta bir panaromasıdır. ortam dinlemesi yaparak geçimini sağlayan bir özel dedektifin, aldığı son işle birlikte girdiği paranoya, vicdan azaplarını anlatır.

Coppola’nın en Avrupai filmi olan Conversation, Cannes’tan Altın Palmiye ile döndüğünde Coppola sinema tarihinde aynı yıl oscarda en iyi yönetmen ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk yönetmen olarak adını tarihe altın harflerle yazdırır. The Godfather Part II ve The Conversation’un olağanüstü başarısından sonra Coppola bir süre kenara çekilir. Artık kendisine çok ayrı bir yer edinmiş, aşırı derecede lüks hayatını dolu dolu yaşamaya başlamıştır. 1979 yılına geldiğimizde ise Coppola yeniden sahne alır. Ünlü yazar Joseph Conrad’ın Hearth of Darkness (Karanlığın Yüreği) adlı romanını Apocalypse Now adıyla bir Vietnam Savaşı temasının içine harmanlayarak filmi çeker. Apocalypse Now dünya sinema tarihinde çekimleri sırasında yaşanan olayları sebebiyle adeta bir efsane olur. Filmin kendi başarısının yanı sıra çekimlerde yaşananlar yıllarca konuşulur, tartışılır. Ayrıca sinema okullarında yönetmen adaylarına kendi filmini tek başına finanse etmemeyi öğretirken hep bu filmden örnek verilir.

Film, Amerikan ordusuna isyan ederek Vietkonglara katılarak ormanlarda kendisine tanrı sureti koyan bir eski albay olan Kurtz’ü öldürmekle görevlendirilen Yüzbaşı Willar’ın öyküsünü anlatır. Uzun yolculuk boyunca Willard, Kurtz’e hayranlık duymaya başlayacak, kendisini, ülkesini ve savaşı sorgulayarak tam bir vicdan muharebesine girecektir. Bu filmin set olaylarıyla ilgili bir başka yazım olduğu için burada detaylı girmiyorum. Film, Cannes Film Festivali’nde Coppola’ya ikinci altın palmiyesini kazandırır ancak bütçenin onlarca defa aşılması sebebiyle Coppola 1980’de iflas bayrağını çeker.

Maddi Sıkıntılar ve Sokak Filmleri

1980’lere gelindiğinde daha çok gençlik hikayelerine yönelir Coppola. 1983’de çektiği Rumble Fish (Siyam Balığı), yaşadıkları mahallede bir efsane olarak görülen motorsikletli çete lideri abisinin hasretiyle yanıp tutuşan abisi Rusty James’in, abisinin mahalleye dönmesiyle birlikte onun yerini alma çabalarını ve alkolik babalarıyla olan çatışmalarını anlatır. Filmin başrollerinde ise 80’ler ve 90’ların James Dean’i olarak görülen Matt Dillon – Mickey Rourke ikilisine nevrotik rollerin efsane oyuncusu Dennis Hopper ve Diane Lane eşlik eder. Film çokça çevreler tarafından Coppola’nın Godfather serisi, Conversation ve Apocalypse Now’dan sonraki en iyi filmi olarak görülür.

Listeye Apocalypse Now’ı da eklememin sebebi onun ilk çıktığında ve 80’ler, 90’larda hakettiği övgüyü ve saygıyı görememesi, 2001’de Cannes Film Festivali’nde gösterilen uzatılmış Redux versiyonundan sonra günümüzdeki yerine ulaşabilmiş olmasıdır. Yine aynı yıl The Outsiders (Dışarıdakiler) ile bir kez daha sokaklardaki genç çetelere odaklanan Coppola bu filmden sonra 1990’a kadar köşesine çekilir.

1990’a geldiğimizde ise Paramount, The Godfather serisine son bir film ekleyerek üçlemeye dönüştürmek için uğraşmaktadırlar. Coppola yeniden son bir ‘italyan sofrası’ için şef olur ve yanına Mario Puzo ile Al Pacino’yu alır. Ancak Al Pacino bu film için oldukça yüksek bir ücret isteyince Coppola “Bu parada ısrar edersen filmin ilk sahnesi Michael Corleone’nin ölümü olur.”diyerek ona riskli bir rest çeker ve istediği sonucu alır. Ancak ilk iki filmin lokomatif karakterlerinden Tom Hagen’ı canlandıran Robert Duvall’in ikna edilememesi, Michael’ın kızı Mary için seçilen ve 90’larda kariyerinde zirveleri oynayan Winona Ryder’ın hastalanarak setten ayrılması sebebiyle filmde aksaklıklar baş gösterir.

Coppola Mary Corleone rolünde çok büyük bir hata yaparak kızı Sofia Coppola’ya rol verir ve Sofia, 3.filmin en çok eleştirilen ve halen eleştirilmekte olan nesnesi haline gelir. The Untouchables (Dokunulmazlar) ile yıldızı parlayan genç Andy Garcia’nın yeni Don olarak filme eklenmesiyle çekimler başlar ve 1990’da Corleone Hanedanı’nın son filmi olarak 7 dalda oscara aday gösterilir fakat hiçbirinde başarıya ulaşamaz. Yıllar sonra Al Pacino katıldığı bir programda üçüncü film için:

The Godfather Part III büyük bir hataydı, tamamen Michael Corleone’yi aklamak için yapılmıştı ve hem ticari kaygılar hem de tipik Amerikan izleyicisinin beğenilerine hitap eden bir senaryoya sahip olan film diğer iki filmin yarattığı saygınlığı ve estetiği yerle bir etti.” diyecektir.

90’lar: Son İtalyan Sofrası ve Bram Stoker’s Dracula

Son İtalyan sofrasından sonra Francis Coppola bu kez de yazar Bram Stoker’ın ölümsüz eseri Dracula’yı çeker 1992’de. Filmde Gary Oldman, Winona Ryder, Keanu Reeves, Anthony Hopkins gibi büyük oyuncularla birlikte oldukça büyük bir iş çıkarır Coppola. Kariyeri ile ilgili sinema otoritelerinin, eleştirmenlerin ve hayranlarının en çok ortada buluştuğu sav Dracula’nın Coppola’nın gerçek anlamda son iyi filmi olduğudur. Gerçekten de Coppola’nın Dracula’sı en iyi Dracula uyarlamalarından biri sayılır ve bunun meyvesini de oscarda en iyi kostüm tasarımı dalında ödülü alarak toplar.

1996’da ise Coppola kariyerinin en çok yerden yere vurulan filmi Jack’i yönetir. Yakalanan kişiyi oldukça hızlı şekilde yaşlandıran bir hastalıktan müzdarip 10 yaşındaki Jack’in okula başlama serüvenini anlatan film, eleştirmenler ve çoğu sinemasever tarafından Coppola’nın en anlamsız işi olarak görülür. Daha önce hiç yönelmediği bir tür olan komediyi fantastikle de harmanlayarak çektiği Jack, yönetmenin en büyük pişmanlıklarındandır.

1 yıl sonra Matt Damon ile Danny DeVito’nun başrollerinde olduğu Rainmaker (Yağmurcu) ile vasatın üzerine çıkarak biraz olsun rahatlayan Coppola 2001’de en büyük filmlerinden biri olan Apocalypse Now’un kurgusuna yıllar sonra tekrar girerek 1979’da kendisine filmden zorla attırılan sahneleri düzenleyerek Redux adıyla yeniden ekleyerek dvd’ye çıkartır ve Apocalypse Now hakettiği yere oldukça geç te olsa ulaşır.

2009’da ise Conversation’dan sonra en kişisel filmi olarak görülen ve siyah beyaz çektiği Tetro görüceye çıkar. Tetro’da aynı Rainmaker gibi belli bir ortalamanın üstünde ancak elbette 70’ler Coppola’sının oldukça gömlek altında bir film olarak sinema tarihindeki yerini alır.

2019’a geldiğimizde ise Coppola kurgusuna doyamadığı başyapıtı Apocalypse Now’un kurgu odasına tekrar girer ve Apocalypse Now: The Final Cut adıyla şaheserini son kez vizyona sokar. Yaptığı açıklamalara göre The Final Cut, tam olarak kendisinin istediği kurgudur.

Redux’tan biraz daha kısa ama ilk versiyondan daha uzun olan film, Türkiye’nin de dahil olduğu birçok ülkede bazı özel gösterimler ile festivallerde yeniden gösterildi ve büyük coşkuyla karşılandı.

Geri Dönüş Hazırlığı ve Megapolis

Son olarak Francis Ford Coppola günümüzde 2001’de çekmek istediği ancak 11 Eylül saldırıları dolayısıyla iptal ettiği bilimkurgu filmi Megapolis üzerine çalışmakta. Başrol olarak Jude Law ile görüşmelerine devam eden Coppola’nın Megapolis’i herkesi olduğu gibi sinema dünyasını da heyecanlandırmakta kuşkusuz.

70’lerde Scorsese ile birlikte Amerika’da Yeni Sinemacılar olarak anılan sakallıların en iyilerinden olan Francis Ford Coppola özellikle 70’lerde çektiği filmlerle kesinlikle dünya sinemasında çok ayrı bir yere sahip.

81. yaşı kutlu olsun!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here