Katolik Kilisesine Lgbti Tokadı

Yönetmen: Desiree Akhavan

Senaryo: Desiree Akhavan – Cecilia Frugiuele – Emily M. Danforth

Yapımcı: Desiree Akhavan – Michael B. Clark – Cecilia Frugiuele – Jonathan Montepare – Alex Turtletaub

Müzik: Julian Wass

Sinematografi: Ashley Connor

Kurgu: Sara Shaw

Oyuncular: Chloe Grace Moretz – Sasha Lane – Forrest Goodluck – Quinn Shepard – Jennifer Ehle – John Gallager Jr.

KONUSU

1993 yılında geçen film lise mezuniyet gecesinde sır gibi sakladığı sevgilisi Coley ile arabada sevişirken yakalanan Cameron, tutucu katolik üvey ailesinin ısrarlarıyla öğrencilerin tamamının genç ergenlerden oluştuğu, şehirden izole bir ormanda bulunan katolik okuluna gönderilmesiyle birlikte yaşadıklarını anlatıyor.

ANALİZ

Kuşkusuz ki hem popüler sinemada hem de Avrupa sinemasında altın yıllarını yaşıyor Lgbti sineması. Özellikle 2013’te Tunuslu sinemacı Abdellatif Kechiche’nin dünya sinemasına armağan ettiği, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye uzanan destansı filmi La Vie d’Adele (Blue Is The Warmest Color)’in vizyona girmesinden sonra popülaritesini oldukça arttıran lgbti filmleri, 2017’de de yine La Vie d’Adele gibi aynı adlı romandan uyarlanan, biri ergen diğeri gençliğinin sonlarında iki erkeğin ilişkisini anlatan Call Me By Your Name ile tam anlamıyla zirveye yerleşmişti.

2018’de ise günümüzde de aslında üstüne konuşulmayı hak eden, sadece lgbti filmi olmasıyla değil, katolik kilisesine getirdiği sıkı ve cesur eleştirilerle de hakkının yendiğini düşündüğüm bir film vizyona girdi.

The Miseducation of Cameron Post, çoğunlukla genç ve tanınmayan oyuncuların abartılı olmayan tatlı ve samimi oyunculukları, bu filmle oldukça övgü kazanan, ileride kendisinden sıkça bahsedileceğinin düşünülmesini sağlayan Desiree Akhavan’ın yazıp yönettiği, özellikle sinematografisiyle de çok başarılı.

Başrollerinde 2010’da sürpriz bir başarı yakalayan Kick Ass ve yine aynı yıl çok konuşulan Let Me In ile sektöre oldukça iyi bir giriş yapan, kült yönetmen Martin Scorsese’nin ilk 3d filmi Hugo, 1976 yapımı başyapıt Carrie’nin 2013 yapımı yeniden çevirimi ve günümüzde Fransız sinemasının başarılı yeni yüzlerinden Olivier Assayas’ın yönettiği Clouds of Sils Marie ile Avrupa’ya da göz kırpan Chloe Grace Moretz, 2016’da aldığı puanlar çok yüksek olmasa da kendine çok özel bir seyirci kitlesi yaratan bir Andrea Arnold harikası olan American Honey’deki performansıyla büyük sükse yapan Sasha Lane, The Revenant’dan sonraki ikinci büyük sınavını bu filmdeki performansıyla da başarıyla veren Forrest Goodluck, 10 Cloverfield Lane, Hush ve Short Term 12 gibi başarılı filmlerde yer alan John Gallager Jr., Zero Dark Thirty ile hatırlanan Jennifer Ehle ve 2017 yapımı Blame ile yönetmenliğe de adım atan Quinn Shepard yer alıyor.

OYUNCULARIN PERFORMANSI

Oyunculuklarda özellikle Chloe Grace Moretz, Sasha Lane, Forrest Goodluck ve Jennifer Ehle’nin büyük performansları göze çarpıyor. Şehirden izole, faşist katolikliğin iliklere kadar gençlere öğretilmeye çalışıldığı bir okulun aykırı üçlüsü olarak Moretz, Lane ve Goodluck’ın performansları çok sıcak ve samimi. Onların haricinde okulun müdüresi ve hocası olan faşist Lydia March’a hayat veren Jennifer Ehle’de karakterin tüm sinir bozuculuğunu eksiksiz biçimde seyirciye yansıtabiliyor. Yönetmenlikte ise Desiree Akhavan, henüz ikinci uzun metrajlı filmi olmasına rağmen oldukça başarılı.

Senaryoda da romanın yazarı Emily M. Danforth ile iyi anlaştığı belli oluyor. Özellikle filmin sinematografisinde Ashley Connor’ın da büyük iş çıkardığını görüyoruz. Filmde kullandığı renk paleti Wes Anderson filmlerini hatırlatıyor.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Filmin en büyük artısı başta da belirttiğim gibi tutuculuk ve katolik kilise eleştirileri yapmasıydı. Bunun haricinde filmde 1976 yapımı Carrie filmine çok ince bir gönderme de mevcut. Cameron, Jane ve Adam boş zamanlarında ormanlık alanda ot içip sohbet ediyorlar. Konuşurlarken Cameron totaliter müdüre ve hocaları olan Lydia’ya karşı cinsel fantezi kurduğunu söylüyor ve Adam da Lydia ile sevişmenin Carrie filmindeki faşist anne karakter Margaret White ile sevişmekle aynı şey olduğunu söylüyor. Margaret White da aynı Lydia gibi feminizmi tamamıyla reddeden, eşcinsellik diye bir şeyin olmadığını, bunun eğer tedavi edilebilirse iyileştirilebilecek bir hastalık olduğunu savunan, kızı Carrie’yi sosyal olabilecek her şeyden izole olarak evde kendi sapkın katolik düşüncelerine göre yetiştiren bir karakterdi.

Bu filmdeki Lydia karakterinin de buna çok benzeyen düşünceleri var. O da feminizmi reddediyor, eşcinselliği bir hastalık olarak görüyor, Adam’ın saçlarının uzun olmasını “Şu saçları artık kesmeni istiyorum, tanrıdan saklayacak bir şeyimiz yok.” diyerek eleştirebiliyor. Bir sahnede de Cameron’ın kendisine eğer o isterse kısaca Cam diye seslenebileceğini söylüyor ancak Lydia Cam diye seslenilmenin de oldukça seksist ve mahrem bir isim olduğunu söyleyerek bunu reddediyor. Filmdeki bir diğer önemli karakter ise John Gallagher Jr.’ın başarıyla canlandırdığı Rick karakteri. Rick okulda Lydia’nın en büyük müridi, yardımcısı olarak göze çarpıyor. Ancak sonrasında öğreniyoruz ki o da bu okulda eğitim görmüş eski bir eşcinsel. Ancak Lydia’nın öğretileriyle eşcinselliğinin tamamen bir hastalık olduğuna inanmış ve kendi düşüncesine göre ‘iyileşmeyi’ başarabilmiş bir kişi.

Rick’ten sonra filmde gözümüze çarpan üç önemli öğrenci karakter daha var. Bunlar; Super Dark Times filmindeki performansı ile tanınan Owen Campbell’ın canlandırdığı Mark, Christopher Dylan White’ın hayat verdiği Dane ve Emilly Skeggs’in oynadığı Erin. Bunların arasında Mark karakterinin özel bir yeri var. Mark da aslında Cameron, Jane ve Adam gibi kendisini bu okula çok da ait hissetmeyen, diğer çocuklar ve Lydia gibi çok dinle ve eşcinsellikle ilgili çok keskin, sabit fikirleri olmayan, tartışmaya her zaman açık, aklı başında bir çocuk.

Cameron okula ilk geldiğinde de onun diğer çocuklardan farklı olduğunu farkediyor, hatta bir keresinde kendisiyle ilgili cinsel fantezi de duyuyor. Mark’ın en önemli noktası ise filmin ana karakteri değil yan karakteri olmasına rağmen finale direkt etki etmesi.

Dane ise isyankar, fevri ve oldukça sorunlu bir karakter. Bazen Lydia ile yapılan toplu seanslarda sesini birden bire yükseltip hemen ardından Lydia’nın içe dokunan manipülatif açıklamalarıyla sessizleşen ve her şeyi kabullenebilen bir karakter. Erin ise fiziksel görünüşü ve giydiği kıyafetleri ile oldukça katolik bir genci andırıyor, bunun haricinde çok takıntılı ve obsesif bir karaktere sahip. Cameron’ı bir gün okul gezisinde bir yerden rock müzik kasedi çalmaya kalkıp yerine geri koyarken görüyor ve bunun ardından bunu Lydia’ya anlatmasını, aksi halde onunla arkadaşlığını devam ettiremeyeceğini çünkü iyi bir arkadaşın böyle bir olayı sır olarak saklamaması gerektiğini söylüyor ancak araya giren Mark hemen Erin’i sakinleştiriyor ve bunun üçünün arasında sır olarak kalması konusunda onu ikna ediyor. Aslında Cameron’ın Mark’ı diğer öğrencilerden ayırmaya başladığı ilk olay da bu oluyor. Ancak Erin’in Mark’ın sözleriyle ikna olmasının bir başka sebebi de ona platonik aşık olması.

Bunun haricinde ilerleyen sahnelerde Erin’in Cameron’a gece herkes uyurken masturbasyon yaptığı bir sahneye geliyoruz. Sahnenin bitiminde Erin “Bunun sonunda olacağını biliyordum.” diyor ancak Cameron “Ben seninle olacağını hiç tahmin etmiyordum.” diyor. Yani aynı Rick’in geçmişinde gay olması gibi burada da Erin’in böyle bir tercihi olduğunu öğreniyoruz.

Bu örneklerin altında yatanın aslında ailelerinde cinselliğin tabu olarak görüldüğü çocukların bir katolik okulunda toplanmış olması ve eşcinsel olsun olmasın bu düşüncelerinden arındırılmaları, bir bakıma kurtarılmaları olduğunu söyleyebiliriz. Ve artık yazımızda sona doğru geliyoruz. Biraz yukarıda bahsettiğim gibi Mark’ın filmin finaline direkt bir etkisi var. Bir gün Lydia ile yapılan terapilerden birinde Mark ara tatilde babasının kendisini evde görmek istememesinden dolayı çektiği acıyı onun en sevdiği İncil bölümünü okuyarak dışarı vuruyor ve sonrasında aynı gece cinsel organını jiletleyerek intihara kalkışıyor. Ertesi gün Cameron ile Rick konuşmaya başlıyorlar ve Cameron “Madem merak ediyorsun neden buradasın.” diyor. Rick ise cevap olarak “Buna vereceğim mantıklı bir cevabım yok.” dediğinde ise Cameron “Burada ne yaptığınız hakkında hiçbir fikriniz yok değil mi, devam edebileceğiniz sürece uyduruyorsunuz sadece.”diyerek sohbeti bitiriyor ve Rick de ağlamaya başlıyor.

Buradan sonra Cameron, Jane ve Adam eşyalarını topluyorlar ve otostopla okulu terkediyorlar. Ailelerine de haber vermiyorlar, sadece buradan kurtuluyorlar. Onlar gibi oradaki tüm öğrencilerin hepsinin oraya kendi istekleriyle değil ailelerinin ısrarlarıyla zorla yerleştirilmiş olmalarından dolayı yönetmen burada böyle özgürlüklerini arayan çocukların, gençlerin ailelerinden kopmasının, sadece kendileri için yaşaması mesajını vererek filmi güzel bir şekilde bitiriyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki The Miseducation of Cameron Post, oldukça feminist ve devrimci bir bakışla tutucu katolik kilisesine lgbti gerçeği üzerinden oldukça sağlam bir tokat vuruyor ancak bunu yaparken seyircide asla karamsar bir etki yaratmıyor, karakterlerine özgürlüklerini vererek bu şartlarda yaşayan her bireyin kendi ayakları üzerinde durabileceğini söylüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here