“Sırf bir otomatik portakal gibi mi olayım yani!”

Ölmeden önce okunması gereken 100 kitaptan birisiymiş “Otomatik Portakal”. Her ne kadar bu tarz genelleyici listelerden pek haz etmesem de, Anthony Burgess‘ın bu baş yapıtını ben de okudum. Üstelik ölmeden…

Çevremdeki insanlara bir kitap veya film gibi öğeleri anlatma işine koyulduğumda, önceliğim çoğunlukla anlatmaya çalıştığım şeyin teması olmuştur. Bu kitap, film vb. bana ne söylemeye çalışır? sorusu, cevabını öncelikli olarak aradığımdır. Ancak gerçekçi olmak gerekirse bu yaptığım kolaycılıktan başka bir şey değildir. Zira kült yapıtlar, salt bir şey anlatmazlar. Bu misyonuna ek olarak okurun-izleyicinin kendilerine bir şeyler katmasına da ön ayak olurlar. Otomatik Portakal, tam da bahsi geçen türden bir başyapıt. Onun sayesinde kendi iç dünyamda tartıştığım olgular, bu yazının ana iskeletini oluşturacaklar. Öyle umuyorum…

ÖZGÜRLÜK KAVRAMI VE BENTHAM

Özgürlük kavramı, Jeremy Bentham tarafından ortaya atılalı (literatür farkındalığını kastediyorum) neredeyse iki asır geçti. Bentham, özgürlüğü tanımlarken onu iki tanımda irdeledi. Bunları kabaca; kişinin dilediğini yapabilmesi (Pozitif Özgürlük) ve kişinin başkasının haklarına müdahale etmeden dilediğini yapabilmesi (Negatif Özgürlük) şeklinde özetleyebiliriz. Günümüzde ise herkesin bildiği ve tabi olduğu özgürlük, kuşkusuz negatif özgürlük. Yoksa değil midir?

Jeremy Bentham
Jeremy Bentham

Kendimize şu soruları soralım: “Birbirimize güveniyor muyuz? Veya “İnanıyor muyuz?”

Bu soruların cevaplarını kendi içinizde tartışmanızı istemekle birlikte birçoğunuzun bu sorulara olumlu cevaplar vereceğine inanmıyorum. Öyle ki toplum olarak adlandırdığımız şeyin kökenini oluşturan “toplum sözleşmesi”, insanların birbirlerine karşı duyduğu güvensizlikten doğmadı mı? Tüm bunları düşündükçe özgürlük kavramı -bana kalırsa– bir ütopyadan öteye varmayan bir olgudur. Zira birbirine güvenmeyen insanlar, birbirlerinin hak sahalarına ne derece özen gösterecektir? Bu yüzden insanlar yasalara, kurallara, normlara vb. ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç hali ise otonom bir süreç ile bir kavramı -aslında hep var olan bir kavramı- hayatımıza sokar. O kavram ise; “Otoritedir”. İnsanı insandan koruyan güç…

Otorite, tarih boyunca farklı şekillerde anılarak süregelmiştir. Kimi zaman bir kişinin, kimi zaman belirli bir zümrenin ve günümüzde demokrasinin zaferiyle! herkesin olabilmektedir.

Ancak hiçbir zaman tek bir kişiye ait olduğuna inanmadığım gibi bu gücün kullanma tekelinin herkesin elinde olabileceğine de pek ihtimal vermiyorum. Bu yüzden otorite, “kontrol edilmek” zorundadır, onu kaybetme korkusuyla elinde tutanlar tarafından. Tiranlık, dikta yönetimleri, otoriter ve totaliter yönetimler, bu korkunun acı meyveleridir. Ancak insanlık her alanda olduğu gibi bu “oto korku kontrollerinde” de inanılmaz bir gelişme göstermektedir. Zira ona nasıl bir anlam yükleseler de -ki bu çokta önemli değildir- herkes özgürlüğü arzular. Yani özgürlüğü arzulayan bir türün özgürlüklerini elinden almak ve kontrol etmek zorundasınızdır. Bu da neredeyse imkansızla eşdeğerdir.

İnsanlar özgürlükleri uğruna çatışmaktan mutlak bir suretle geri durmayacaklardır. Akabinde eski otorite muhakkak yıkılacak ve yenisi kurulacaktır.

Ancak kaçınılmaz olarak o da bu çıkmazla eninde sonunda karşılaşacaktır. Peki bu kısır döngü hep böyle mi sürecektir?

Dedim ya size, insanlık sürekliliği her zaman devam eden bir gelişim içinde. Dolayısıyla otoritenin kontrol şekillerinin de bir gelişim sürecine tabi olması kaçınılmazdır. İşte bu süreçle bağıntılı karşımıza oldukça önemli bir isim çıkar. Ya da ben önünüze sürüyorum!

Michel Foucault

Michel Foucault, 20 yy.’da yaşamış en büyük filozoflardan birisi olan bu aydın, bizlere meşru olarak gösterilen otoritelerin canını oldukça sıkacak bazı söylemler üretti.

Foucault, otoritenin bu neokontrol eylemlerini o kadar iyi analiz etmeyi başarmıştı ki; deyim yerindeyse takke düştü ve kel göründü. Foucault, “Bilginin Arkeolojisi” adlı kitabında muazzam bir tespitte bulunmuştu. Ona göre her şey zıttı ile var olabilir daha doğru bir söylem ile anlamlandırılabilirdi. “Zıtlıkların ikilemi” olarak adlandırdığı bu görüşe göre Foucault, otoritelerin doğrudan istediği bir sistemi inşa etmesindense tam zıttı bir oluşuma gitmeyi tercih edeceğini öne sürüyordu. Yani örnek vatandaşını tasvir etmek için bir kontrol sistemi kuracağına, anti-örnek vatandaşı için bir baskı rejimi kuracaktı.

Peki otorite, neden böyle bir tercihte bulunmaktadır diye soracak olursanız; cevabı tek kelime ile özetleyebiliriz: “Meşruiyet”…

Meşruiyet, otoritenin iktidarının devamlılığı adına oldukça kilit bir rol üstlenir. Meşruiyet, bir nevi toplumu isyan halinden uzak tutan bir afyon gibidir. Bu yüzden suçlular, akıl hastaları, eşcinseller vb. gibiler, otoritenin modern zamanlardaki kobaylarıdır. Zira onlar toplumun büyük çoğunluğunca meşru görülmezler.

Foucault, bu nedenle hapishaneleri ve akıl hastanelerini otoritenin meşru kontrol kurumları olarak tanımlar. Vatandaşlarının sorunlu olarak tanımlamalarını istediği bu “ötekileri” açıkça teşhir edebilmeleri adına bu tarz kurumlar olmazsa olmazlarıydı. Çünkü normaller dışlanan bu ötekilere benzememek adına hareketlerine belirli bir düzen gösterecekti.

Yani farkında olmadan bir kontrol edilme durumuna girecekti.

Anthony Burgess

Anthony Burgess, Foucault’nun bu söylemleri henüz üretmeden ya da insanlığa açmadan çok önce yazdığı “Otomatik Portakal” adlı kitabında bu otokontrol sistemlerini öylesine başarılı bir şekilde tasvir ediyordu ki; hayranlık bırakacak analizleri sonrası bu yazıyı yazmak zorunda hissettim kendimi. Şüphesiz bu hissi taşıyan ilk insan değilim zira dedim ya oldukça popüler -ölmeden önce okunması gereken!- bir kitap.

Biliyorum kitap hakkında sizlere hiçbir şey aktarmadım. Soracak olursanız bunun iki nedeni var. İlki; sizlerin de bu kitabı merak duygusu ile okumanız. İkincisi; bir kitap analizinden ziyade onun iç dünyamda yarattığı tartışmaları sizlere anlatmak isteğim.

Malumunuz kült bir yapıttan bahsediyoruz.

GIF

Ayrıca izlemek isteyenler için Stanley Kubrick’in yönettiği ve kitap ile aynı ada sahip bir film mevcut. Önce kitabı okumanızı tavsiye etmekle birlikte film ve kitabın hangisine öncelik tanıyacağınız tamamen size kalmakta…

Benim için uzun, insanlık için ise kısa bir süreçten sonra (rölativite bu günler için var) sizlerle yazılar vasıtasıyla buluşmak harika gerçekten! Zihninizin herhangi bir kontrol mekanizmasına bağlı olmadığı bir şekilde kalın ve kendinize değer katın…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here