Önceki yazılarımda da bildiğimiz gibi 1970’lerde Amerikan Sineması ana akımda Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, George Lucas ve Brian De Palma ile, bağımsız sinemada ise Mike Nichols, Robert Altman, John Cassavetes gibi isimlerle zirvedeydi. İsmini ana akımda zikrettiğimiz Francis Ford Coppola ile Martin Scorsese ise diğerlerinden ayrılıyorlardı çünkü onlar Avrupa sinemasından, özellikle Fransız Yeni Dalga’sı ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden çok etkilenmişlerdi ve ana akım Amerikan sinemasını arthouse ile harmanlayarak çok büyük işler yapmışlardı. Scorsese’nin 70’lerdeki en arthouse filmi dediğimizde akla Taxi Driver gelirken, Coppola dendiğinde ise bu film kesinlikle The Conversation’dı.

Conversation, büyük ustanın iki The Godfather’ın arasında 1974’te çektiği, Cannes’da altın palmiye’ye uzandığında çok büyük sükse yapan filmiydi.

Senaryosunu tamamen kendisinin yazdığı Conversation (Konuşma) işinin ehli bir ortam dinlemecisinin yeni işinin zaman geçtikçe vicdan azaplarıyla ve kendisiyle hesaplaşmalara girişmesine neden olmasını anlatıyordu. Gene Hackman’a John Cazale, Allen Garfield, Frederick Forrest ve Robert Duvall’in eşlik etmesiyle The Conversation, oyuncu kadrosuyla da yabana atılmayacak bir filmdi. Tüm bunların üzerine film oscarda da en iyi film, en iyi orijinal senaryo ve en iyi ses dallarında aday gösterildi, Coppola aynı törende The Godfather Part II ile de en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandı ve sinema tarihinde bunu ilk defa başaran yönetmen oldu. Ayrıca Cannes’da da altın palmiye alıp oscarda da en iyi film ve yönetmen alan tek isim olageldi.

FİLMİN AÇILIŞ SAHNESİ

Filmimiz bir parkta açılır, tanrısal bakış açısıyla başlayan açılış sekansında kamera yavaş yavaş parka doğru iner, çevre kalabalıktır ve sonunda baş karakterimiz olan Harry Caul’u bularak film hareketlenir. Conversation’ın bu açılış sekansı o dönemde özellikle ana akım sinema için çok yenilikçiydi ve çok büyük sükse yaptı, yıllarca sinema okullarında okutuldu ve pek çok yönetmene de referans oldu. İlk olarak bu sahnede görüyoruz ancak film boyunca Harry, Coppola’nın tercihi olacak ki hep oldukça uzaktan geniş açılarla çekiliyor. Film boyunca kendisinde oluşan izlenme ve dinlenme paranoyasını anlatmak için kullanılan bu yöntem de kesinlikle işe yarıyor.

Not: Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Harry Caul, izleyip aynı zamanda dinlediği genç çifti gözüne kestirmiş olarak yakınlarında dolaşır ve ortağı Stan’in içinde bulunarak dinlemeleri miksajladığı minibüse biner. Çift te izlendiklerini anlamıştır ve bölgeden uzaklaşırlar. Ardından Harry, ofisine gider ve saatlerce sesleri tekrar tekrar dinleyerek duyamadıklarını duymaya çalışır. Burada aslında Coppola çok zekice davranıyor.

Bazı replikler filmin sonuna kadar defalarca fonda duyuluyor ancak Coppola bunu seyircinin her duyduğunda farklı bir anlam çıkarmasını, puzzlevari filminde parçaları birletirmesi için yapıyor ve başarılı da oluyor. En sonunda Harry, en çok uğraştığı ancak dış sesler yüzünden duyamadığı sesi kendi geliştirdiği ayrı bir aygıta bağlayarak duyuyor ve orada şu cümle geçiyor:

“Elinde olsaydı bizi öldürürdü”

Bu cümleyi duyduktan sonra artık Harry harekete geçmeye karar veriyor ve bir türlü daha yüzünü bile görmediği müşterisinin peşine düşmeye başlıyor. Müşterisi çok uluslu bir şirketin patronu ve sürekli yurtdışında olduğu bahanesiyle Harry’den kurtuluyor. Aynı zamanda patronun yardımcısı tarafından tehdit edilmeye başlayan Harry de çalışmaya devam ediyor. Bir gün Harry ses cihazlarıyla ilgili düzenlenen fuara katılıyor ve fuardan birkaç kişiyle ofisinde içmeye başlıyorlar. Sohbet esnasında bu kişilerden biri olan, Harry’le meslektaş Bernie, Harry’nin geçmişiyle ilgili ulu orta konuşmaya başlıyor. 1968 döneminde yaptığı bir dinleme görevinde dinlediği insanların öldürüldüklerinden, ancak Harry’nin olaya karışmadığından ve sadece işini yaptığından bahsediyor. Bunları anlatırken diğer insanlara daha bir tebessümle bakıyor ancak Harry’ye suçlayıcı ve iğneleyici bakışlar atıyor.

Aynı sahnenin sonlarına doğru çok daha hayati bir şey öğreniyoruz ki o da Bernie’nin sahnenin başında Harry’nin ceket üst cebine iliştirdiği tükenmez kalemin içinde dinleme cihazı olduğu. Harry’nin partide flört ettiği Amy’le olan konuşmalarını ifşa eden Bernie artık tamamen Harry’e rakibi olduğunu ve karşısında olduğunu ilan ediyor.

Ardından Harry’nin kişisel hayatını biraz daha görmeye başlıyoruz. Evine geliyor ama evi aslında bir otel odası. Otellerde yaşayan bir kişi Harry Caul ve merdivenleri çıkarken doğum gününü kutlayan kişiyi hemen arayıp “doğum günümü nereden biliyorsunuz, size bunu söylemiş miydim” gibi sorular soruyor. Paranoyalar yaşıyor, özellikle parti esnasında eski işindeki insanların öldürülmüş olmasının yüzüne vurulması vicdan azaplarını arttırıyor ve Harry’yi kilisede buluyoruz. Burada pederle konuşurken son günah çıkarmasının 3 ay önce olduğunu öğreniyoruz ve yaptıklarına rağmen af diliyor.

Ancak filmin sonlarına doğru dinlendiğin kanaat getirerek evdeki Meryem Ana süsünü bile parçalayarak içine bakması Katolik kilisesine karşı da güçlü bir metafor olarak göze çarpıyor. Ancak bu sahne sadece kiliseye karşı okunacak bir sahne değil aynı zamanda Caul’un geldiği raddeyi bize betimliyor. Harry artık öyle bir noktaya geliyor ki kutsalını bile gözü görmüyor.

Finale geldiğimizde Harry, dinlediği çiftin konuşmalarında bahsettiği otele gelerek onların hemen yanındaki odayı tutuyor ve cihazlarını klozete bağlayıp duvarı delerek bir şekilde onları tekrar dinlemeyi başarıyor. Burada ise yeniden geçmişini hatırlamaya başlıyor. Koşarak balkona çıkıyor, eskiden öldürülen çiftin görüntüleri gözünün önüne geliyor ve şiddetlice perdeyi kapıyor. Ardından tuvalete geri döndüğünde en ikon sahnelerden birine şahit oluyoruz ve Harry’nin kullandığı klozetten kan boşalmaya başlıyor. Bu sahnede çok güçlü bir metafor görüyoruz ve Harry’nin kirli iş geçmişine bir gönderme olarak okuyoruz. Ve Harry tekrar dinlemeye başlayarak şok edici gerçeğe ulaşıyor. Dinlediği çiftten kadın, Harry’nin müşterisi olduğu şirket müdürünün karısı aynı zamanda ve onu sevgilisiyle birlikte öldürüyor.

Son olarak Harry evi olan otele dönüyor ve odasında artık dinleme cihazı bulacağını umarak tüm duvarları, eşyaları parçalayarak çok sevdiği saksafonunu çalmaya başlıyor.

Son sahnesine kadar film aslında bir siyasi cinayet veya kocanın karısını öldüreceği gibi okunurken, öyle düşünülürken tam tersi oluyor. Burada Coppola’nın dehasına yeniden hayran olmamak elbette mümkün değil.

Bunun dışında finalde böyle bir aşk cinayetine dönüşen film, aslında fonunda kokuşmuş Nixon Amerikasını ve Watergate’in halkta oluşturduğu paranoyayı da kusursuz biçimde harmanlıyor. Coppola filmografisinin zirvelerinden olan The Conversation’ı her sinemasever olmasa da onu sadece The Godfather serisi ve Apocalypse Now’dan ibaret sananlar izlemeli.

Ayrıca filmdeki kan boşalan klozet sahnesinin bir diğer önemli tarafı o döneme kadar Hollywood sinemasında klozet görünmesinin yasak olması ve bu filmin bunu kıran ilk film olması. Ve son olarak filmde şirket patronunu canlandıran ancak ismini hiç duymadığımız karakteri Robert Duvall canlandırıyor ve Duvall’in ismi bilerek jeneriğe konmamış. Bunun da finaldeki şaşkınlığa etkisi olduğu aşikar.

Yönetmen: FRANCIS FORD COPPOLA

Senaryo: FRANCIS FORD COPPOLA

Yapımcı: FRANCIS FORD COPPOLA, FRED ROOS, MONA SKAGER

Müzik: DAVID SHIRE

Sinematografi: BILL BUTLER, HASKELL WEXLER

Kurgu: RICHARD CHEW

Oyuncular: GENE HACKMAN, JOHN CAZALE, ALLEN GARFIELD, FREDERICK FORREST, CINDY WILLIAMS, MICHAEL HIGGINS

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here