“Rivayet odur ki; dünyanın bütün kuşları birleşip kendilerini yönetsin diye bir padişah seçmeye karar vermişler. Bunun için seçim yapacakları sırada Hüthüt adındaki bir kuş, kuşların halihazırda Simurg adında bir padişahlarının olduğunu kuşlara söylemiş. Ancak sorun şu ki; Simurg’un yuvası Kaf Dağı’nın zirvesinde imiş ve oraya varmak için sırasıyla; İstek, Aşk, Ustalık, Kanaatkarlık, Yalnızlık, Şaşkınlık ve Yokluk adında yedi dipsiz vadiyi aşmak zorundalarmış. Büyük bir heyecanla Simurg’u aramaya koyulan kuşlar, yolun zorluğu karşısında bir bir pes etmeye başlamış. Ancak Hüthüt onlara Simurg’un eşsiz özelliklerinden bahsedince kalan kuşlar yine yola koyulmuş. Fakat zaman içinde Simurg’u arayan kuşlardan kimi vazgeçmiş, kimi sonsuz denizlerde boğulmuş, kimi ise yırtıcılara yem olmuş. Son vadi olan yokluk vadisine vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmış. Bu otuz kuş, Kaf Dağı’na varıp Simurg’un yuvasını bulduklarında ise anlamışlar ki; Simurg aslında otuz kuş demekmiş. Yani başından beri aradıkları padişah, aslında ta kendileriymiş ve onu bulmak için yaptıkları onca yolculuk, aslında kendi içlerine yaptıkları yolculukmuş.”

Sizlere The Secret Ensemble’ı (Sır Topluluğu) anlatmaya karar verdiğimde konu hakkında bir ön araştırma yapmak istemiştim. Yazılan tüm metinlerde Simurg’un hikayesine bir atıf yapılmıştı. Ben de bu sebeple size hikayeyi aktarıp daha sonra yazıma dönmek istedim. Özellikle Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın grup hakkındaki yazısını okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum. Ayrıca neden Simurg’un hikayesinden pasajların bu kadar sıklıkla vurgulandığını da sizlere ileride bahsedeceğim. Şimdi size bu harika grubu tanıtmak istiyorum.

The Secret Ensemble, Türk Sufi Müziği ile İran Sufi Müziği’nin bir sentezidir. Dolayısıyla ortaya çıkan ezgilerde Yunus Emre, Mevlana, Hafız_ı Şirazi, Kul Himmet, Niyazi-i Mısri gibi Anadolu ve Fars kültürünün güçlü şairlerinin sözlerine rastlıyoruz. Bu iki kültürün neredeyse 1500 senelik ortak tarihi de üretilen ezgilerin dinlerken daha anlamlı, daha keyifli geçmesine neden oluyor. Aslında Sır Topluluğu, salt bu iki kültürle sınırlı bir oluşum değildir, zira grubun önde gelen sanatçıları farklı kültürler ile ortaklaşa çalışmalar yapacaklarını bizlere müjdeliyorlar. Grubun çalışmalarının merkezinde onların deyimi ile “Anadolu İrfanı” var. Bu sebeple Anadolu kültürüyle çok sayıda ortak yönü bulunan İran kültürü, grubun başladığı çizgi olmuş. Tabi ileride eminim ki bu yol çok güzel yerlere evrilecek. Merakla bekliyoruz şimdilik.

Sır Topluluğu, İranlı ünlü vokal sanatçısı Mahsa Vahdat’ın gruba dahil olduğu çalışmalarla ilk albümünü çıkarttı. “Kuşların Çağrısı” adlı albümleri 24 Haziran 2016’da Kalan Müzik ve İstanbul Teknik Üniversitesi Müzik İleri Araştırmalar Merkezinin (MİAM) katkılarıyla piyasaya sürüldü. İşte Simurg’un hikayemize dahil olma vesilesi de bu albüm sayesinde gerçekleşiyor. Zira bu mitteki birleştirici tema vurgusu, aslında grubun da varoluş amacını bizlere anlatıyor. Mevlana’nın dediği gibi; “Aynı gönlü paylaşanlar, aynı dili konuşanlardan revadır.”. Bu ruh öylesine işlemiş ki Sır Topluluğu’na, Mahsa Vahdat da bir söyleşide şu ifadeleri kullanıyor: ”Türk müziği dinlediğimde kalbime yakın bir şeyler hissediyorum. Ama asıl önemli olan; insanların birlikte müzik yapabilmesidir. Bir bakarsın aynı mahalleden iki insan müzik yaparken bu bizim hissettiğimizi hissetmeyebilir.” İşte bu ruh hali, grubun çalışmalarını daha da değerli kılıyor zannımca. Zira toplum olarak birbirimize olan tahammülümüzü neredeyse tamamen tükettik, değil mi? Bırakın birbirimizi anlamayı artık birbirimize katlanamıyoruz bile. Bu sebeple Sır Topluluğu, toplumda iyileştirici etki bırakabilecek bir potansiyele sahip. Elbette Sufi müziği, günümüz popülerite toplumunda yeterli ilgiyi görmüyor ama yine de bir şeyler yapılmalıdır bu kanayan yara için. Eminim bu güzel grup ileride daha birçok güzel işlere imza atacaktır. Ben de size onları şimdiden tanıtmak istedim.

Grubun müzik direktörü Coşkun Karademir başta olmak üzere Özer Özel, Neşe Demir, Veysel Dalsaldı, M. Selçuk Erarslan, Yasin Özçimi, Emre Sınanmış, Murat Süngü, Ömür Arslan, Ömer Arslan ve Hakan Gürbüz bu harika gruba emek verdikleri için övgülerin en yücelerini hak ediyor. Mahsa ve Marjana Vahdat kardeşleri de bu iki büyük kültürün sentezine yaptıkları katkı vesilesi ile takdir etmemek olmaz. Ayrıca yakın bir süreçte kaybettiğimiz ve bu projenin hayata geçirilmesinde emeği büyük olan MİAM’ın kurucusu Prof. Dr. Şehvar Beşiroğlu’nu da anmakta fayda vardır. Yazımı Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın o harika yazısından bir pasaj ve grubun bir performansı ile noktalıyorum. Esenlikle kalın…

“İnsanoğlu birbirinin uzvu gibidir.” diyen Sa’di gibi, bu hakikati idrak eden arifler de tek millet gibidirler. İnsanlığı özde birliğe götürenler ve götürecek olanlar da ancak bu ‘Fırka-i Naci’lerdir. Siyasetlerin, ideolojilerin, mezheplerin bölmeye çalışması karşısında onlar Hazreti Mevlana gibi “Bizler Birleştirmeye Geldik, Ayırmaya Değil.” diyenlerdir.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here