Bir Modern Zaman Ütopyası; Kentten Taşraya Göç

0
992
kentleşme

Biz modern insanların da tıpkı atalarımız gibi ihtiyaç duyduğu şeyler var. Ancak atalarımızın bizlere nazaran ihtiyaç duyduğu şeyler şüphesiz ki daha azdır. Zira insan sürekli gelişen bir canlıdır. Sürekli gelişimine paralel olarak ihtiyaçları da gelişen ve artan. Ancak bazı ihtiyaçlar vardır ki bunlar, tarihin her evresinde insanlığın ortak ihtiyaçları olmuştur. Beslenme, üreme, barınma gibi ihtiyaçları bu kategoride sayabiliriz. Ancak bunların bizler için ifade ettiği anlamlar tarihte her zaman aynı olmamıştır. Örneğin avcı toplayıcı insanların barınma ihtiyacı ile biz modern insanların barınma ihtiyacına yüklediği misyonu mukayese edersek, anlatmak istediğim şey daha fazla ortaya çıkar. Yani olmazsa olmazlarımız nasıl zaman içinde farklılık gösterebilir ki? Demek ki olmazsa da bir şey olmaz!

Ülkemizde nüfusun yüzde 92’si il ve ilçelerde yaşıyor. Ancak bu oranın da il ve ilçelere eşit bir dağılım gösterdiğini düşünmeyin. Salt İstanbul’un nüfusu bile bazı idari bölgelerin nüfusunu geçmiş durumda. 1950’li yıllarda 1.2 milyon olan İstanbul’un günümüzdeki nüfus sayımı rakamlarına göre 2017 yılında 15 milyona ulaşmış durumda. Ancak nüfusa kayıtlı olmayanlarla birlikte bu rakamın 25 milyona dayandığı düşünülüyor. Bana kalırsa bu istatistik bile birçok şeyi anlatıyor bizlere. Nüfus dağılımın bu denli düzensiz dağılımı sonucu ülke genelindeki gelişmişlik farkında muazzam farklar göze çarpıyor. Bu da ekonomik ve sosyolojik yönden geri kalmış bölgelerdeki insanların büyükşehirlere göç etmesine neden oluyor. Yani olay tam bir kısır döngü halini alıyor. Ayrıca önemli bir sorun da ortaya çıkıyor ki o da bu göç eden insanlarda görünen “Megalopolis Hastalığı”dır.

Megalopolis hastalığı, sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir geri kalmış ya da gelişimini tamamlayamamış ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizliğin yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır. Bunun somut karşılığı da; gecekondu mahallelerinin hemen yanında yükselen rezidans, avm veya yaşam merkezleri gibi mega yapılardır. Aslında post-modernizm sonrası mekan kavramına önemli bir misyon yüklenir. Kentsel dönüşümde etkisini oldukça belirgin hissettiren bu görüşe göre “Mekan, politiktir”. Yani varoşlarda yükselen bu “yeni şehirlilik” akımı aslında salt bir karmaşadan, ikirciklikten başka bir şey değildir. Bu yüzden de sorunludur. Ünlü Mimar Prof. Dr. Doğan Kuban’a göre Türkiye’deki sorunların büyük çoğunluğu İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerden kaynaklanmaktadır. Zira bu şehirlerde “Toplumsal Hipertropi” söz konusudur ve bunun sonucu da; “ahlaksız ve dengesiz bir toplum”dur. Büyükşehirlerde bir arada yaşamak zorunda kalan kentli-varoş ya da zengin-fakir gibi adlandırabileceğimiz gruplar arasında bir çatışma söz konusudur. İki taraf da yaşadığı sorunların gerekçesi olarak karşı tarafı göstermektedir ve kısmen de bu doğrudur. Çünkü küreselleşme ile zirve dönemini yaşayan kapitalizm bu kültür çatışmalarını sever ve bu durumun oluşmasına da ön ayak olur. En etkili silahı da “kitle iletişim” araçlarıdır. Yani sistem çıkmazdadır ve bu durumun çözümünde de pek alternatif görünmemektedir. İşte ben de bu soruna alternatif bir çözüm olarak bir fikir öne sunmak istedim. Kentten dışarı olacak şekilde karşı bir göç.

-Advertisement-

Yarın insanların güne başlarken bu bilinçle uyandığını varsayarsak sizce bir şeyler değişebilir mi? Sözümona milyonlarca insan büyükşehirlerde yaşıyor. Çünkü her türlü imkana rahatça erişebildiğimiz bir yerdir büyükşehirler. Bana kalırsa büyükşehir, insanda kontrol edilemez bir tüketim hastalığı yaratmaktan başka bir şey ifade etmiyor. Sürekli stres altında yaşıyorsunuz. Belli bir gelir düzeyiniz yoksa sürekli sağlıksız ve doğal olmayan besinlerle besleniyorsunuz. Her zaman güvenlik endişeleriniz en üst düzeyde. Bunun gibi sayacağım birçok negatif etken mevcut iken neden büyükşehirler bizler için çekici gelir peki? Elbette eğitim, sağlık, istihdam fazlalığı gibi etkenler bu duruma örnek verilebilir. Yani sosyal devletin bütün vatandaşlarına eşit bir şekilde vermesi gereken olanakların homojen bir şekilde dağılmamasıdır büyükşehirlerin cazibe merkezi olması. Demek ki devlet, yatırımlarını her yere eşit bir şekilde yapacak olursa, bölgeler arası kalkınmışlık farkı ortadan kalkacaktır. Ancak devlet aygıtını yöneten hükümetler, oy kaygısı ile yaptırımlarını nüfusun kalabalık olduğu yerlere yapmaktadır. Yani yine aynı çıkmaza döndük. Öyleyse bu durum ya yasalar gibi hükümetlerüstü unsurlar ile güvenceye alınmalı ya da insanlar kendilerine sosyal bir misyon atfedip büyükşehirlerden diğer bölgelere olacak şekilde karşı bir göç dalgası başlatmalıdır. Bunun için devlet, coğrafi açıdan ortaya çıkacak pürüzleri de ortadan kaldırmalıdır. ABD ve Rusya gibi kışın sert bir şekilde geçtiği devletleri örnek alıp, yapacağı altyapı çalışmaları ile doğa koşullarının insanımız üzerindeki etkisini minimalize etmelidir. Bunun için birçok örnek vardır. Ayrıca tarım ve hayvancılık gibi konularda yapılan destekler yanında büyük çaplı istihdam projeleri ile bölgede yaşayan insanların göç isteği azaltılmalıdır. Sosyolojik olarak da bu insanlara aile planlaması gibi destekler verilmelidir. O zaman insanların göç etmeye itecek olan nedenler azalır. Bu yüzden de devlet, bütün maddi yatırımlarını büyükşehirlere yapamaz. Zira Demokles’in Kılıcı’nı üzerilerinde hissederler. Eğitim ve sağlık gibi devletin insanlara sunmak zorunda olduğu imkanlar işte o zaman herkes için eşit olacak şekilde halka sunulur. Bu sayede daha fazla denetlenebilen bir toplum yapısı göz önüne çıkar ve toplumda oluşan ahlaki erozyonunda önüne geçilir. Ayrıca bu bölgelerde nüfusun artması sonucu tarım ve hayvancılığa olan ihtiyaç da artar. Bu da bu sektörlerin daha nitelikli bir şekilde gerçekleştirilmesine sebebiyet verir. Yani kendine yetebilen bir ülke olabiliriz. Daha güçlü bir ülke olur muyuz bilmiyorum ama kesinlikle daha mutlu bir ülke oluruz!

Sonuç olarak insan sosyal bir varlıktır ve adaptasyon yeteneği de oldukça yüksektir. Buna rağmen büyükşehirlerdeki yaşamını bırakıp taşraya dönmek korkutucu gelir ona. Ancak bireyselci bir bakış açısıyla pek mantıklı görünmeyen bu öneri, sizden sonraları gelecekler adına oldukça faydalı olacaktır. Ayrıca avmler olmadan da yaşayabiliriz inanın bana. Tertemiz bir havada stresten uzak yaşayarak, doğal beslenerek yaşamanın size katacaklarını düşünsenize… Ayrıca çocuklarınızı da doğa ile iç içe büyüterek aslında onların  hayatındaki en önemli olan eğitimi onlara vereceksiniz. Yaşayacağınız zorluklar ise mutlaka birgün bitecek ve size sadece güzellikler kalacak. İşte bu gerçekleştirilebilir güzel hayal için aslında ihtiyacımız olan tek şey var: “Cesaret”. Zira hayatta taklit edilemeyen tek şey cesarettir…

Kaynakça

  • http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti
  • https://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/turkiye-nufusunun-yuzde-kaci-koyde-yasiyor-iste-cevabi
  • Örs H.Birsen, “Postmodern Dünya’Da İdeolojinin Dönüşümü”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, ss.1-12, 2009
-Advertisement-

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here