”Faytonlarla, otomobillerle insanlar gelirlerdi Yedikule’ye. Ta Bebek’ten, Nişantaşı’ından kalkıp gelenleri bilirim. Çoluk çocuğunu alır yanına, piknik olsun diyerekten marul yemeye gelirlerdi. Bu dediğim epey eski. Gözünün gördüğü her yer bostanlıktı! Şu evler, apartmanlar yok daha ortada. Marul dediğim kıvırcık değil. Göbekli marullar. Safı yağ mübarek! Allah sizi inandırsın dudaklarımız, damağımız tüm yağ içinde kalırdı yerken…”

Bu cümlelerin kayda geçtiği yıl 1989. Yedikule’nin eski bostancılarından İbrahim Amca,  oradaki bir incir ağacının altında bu cümleleri söylerken 2015 yılında o incir ağacının bostanların bir kısmıyla birlikte, yarı beline kadar moloz altında kalacağından haberi bile yoktu.

Bostanların tarihi aslında çok eskiye dayanmaktadır. Constantine’in şehri kurmasından sonra şehrin içinde başlayan bostan kültürü, Theodosius döneminde sur inşası ile bugün “tarihi yarımada” dediğimiz bölge olan surlar çevresine de yansımıştır. Osmanlı döneminde bostan kültürü daha da kökleşmiştir. Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra şehri yeniden inşa etme projeleri doğrultusunda, ele geçirdiği diğer şehirlerden bu konuda bilgili ve tecrübeli 25 bin çiftçi getirerek şehirdeki bostan kültürünü güçlendirmeyi başarmıştır.

Bostanlarda çalışan işçilerin çoğunluğu Arnavut idi ve Ermeni, Yahudi ve Bulgar çalışanlar da vardı. Hasat bozumunda taze sebzeler hallere götürülerek ilk başta saray sebzecibaşına takdim edilmekteydi. Sebzecibaşı, saray listesini aldıktan sonra geriye kalan şey ise yasalara uygun bir şekilde bölünerek manavlara dağıtılma işiydi.

Osmanlı’nın yıkılışından 1950’li yıllara kadar bostancılık kültürünü etkileyen çok ciddi bir hareket olmamıştır. 50’li yılların başlarında, köylerden kentlere göçün artmasıyla devlet şehir planlaması sebebiyle bostanları imara açmaya başladıktan sonra 1980’lerin başına gelindiğinde pek çok bostan artık yerleşim alanı olmuştu.

Fotoğraf: Tolga Sezgin / Nar Photos

Bostanlar, Osmanlı döneminde de devam eden ancak günümüzde ise yok olmuş Samatya, Yalı ve Langa bostanları gibi mahallelerin içinde bulunurlar. İstanbul’a ait iki bostan, Kuzguncuk ve Yedikule bostanları, ayakta kalmak için çırpınmakta.

Tarihi Bizans surlarının dibinde hala durmakta olan bostanlık alan 2013’ten beri bir kent mücadelesinin öznesi olarak görülmektedir. 

Günümüzde adını en sık duyduğumuz Yedikule bostanları, Bizans döneminde 300-500 bin nüfuslu şehrin tüm besin ihtiyacını karşılayacak verimdeydi. Deuil’li Odo‘nun yazdığı 2. Haçlı Seferleri anılarında bostanlar, çeşit çeşit ve lezzetli sebzelerin yetiştiği yerler olarak övülür.

Yedikule Bostanları, bugün şehir surlarının dibinde, gözümüze küçücük görünseler de hala onlarca ailenin geçim kaynağı olmaya devam eden bin beş yüz senelik bir gelenektir.

Bizans surlarının dibindeki bostanlık alan, İstanbul tarihinin en önemli miraslarından biri. Son dönemde peyzaj düzenlemesi tartışmalarıyla gündeme gelen bostanlar, geçmişte hem şehrin sebze ve meyve ihtiyacını karşıladı, hem de mesire yeri olarak kullanıldı.

Eşsiz bir tarihi miras olmasının sebebi hem her şeye rağmen -kısmen de olsa- sürdürdüğü canlı yaşantı hem de dünya üzerinde kent merkezinde yer alan en geniş tarım arazisi sıfatına sahip olması.

Şehir surları günümüzde UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde. Bostanlar ve bostan kültürü ise şehir surları var olduğu ilk günden beri onlara eşlik ediyor, surları fiziksel olarak koruyor ve surların dokusunu oluşturuyor. Bu nedenle surların çevresindeki bostanları korumak, hem fiziksel olarak surları, hem de kültürel miras olarak şehrin tarihini korumak açısında oldukça mühim. Yedikule’ye yolu düşenler unutmamalı; dünyada surlar ve bostanlarla kültürel bir bütün oluşturan iki örnek vardır yalnızca: Diyarbakır ile İstanbul.

Yedikule bostanları bizlerden, Cumhuriyet’ten, Osmanlı’dan ve dahi Bizans’tan önce, daha bu şehrin kurulduğu ilk günden beri vardı. Bu bostanlar, dört bir yanın betonlaştığı şu çağda çocukların şehir tarımını görebilecekleri son bir sığınak.

Umarım bostanlarımızı korumayı başarırız, çünkü her şeye rağmen bin beş yüz yıllık bostan kültürü bizi orada bekliyor, henüz yok olmadan ona sarılın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here