Amerika’nın Kısa Pasifik Tarihi: Karl Marx’tan Duterte’ye Manifest Destiny’nin Sonuçları

0
1020
Fotoğraf: AP

Trump ile izolasyonist politikalar tekrardan gündeme gelse de ABD, tarihinin büyük bir çoğunluğunda izolasyonist politikalar benimsemişti. Bugün, ABD’nin serbest ticaret ideallerinden ve uluslararası bakış açısından uzaklaştığını düşünenler bu olgunun ne kadar yeni ve soğuk savaş gerekliliği olarak doğduğunu unutabilirler. Buna karşın, Amerika’nın çok daha eski “kendi istisnacılık olgusu” bilinçli olarak Batı ile ilgilenmeyi bırakmıştı ve Avrupa monarşisine, sınıfına ve çatışmalarına ilgisiz kalmıştı. Amerikalılar “Novus Ordo Seclorum’u”  (Yeni Dünya Düzeni) her bir doların üzerine basan, Batıya doğru giden insanlardı.

Onlar karayı tamamen bitirdiklerinde ilk önce çok geniş olan Kuzey Amerika kıtasını geçtiler, sonrasında Manifest Destiny (Açık Kader Bildirisi) ile denize açıldılar ve Pasifik boyunca genişleyen bir Amerikan sınırı ortaya çıkardılar.

-Advertisement-

1848’de Kaliforniya’da altının keşfi her şeyi değiştirdi. Altın’a yalnızca Kaliforniya’nın hızlı büyümesini hızlandırmadı; aynı zamanda küresel perspektifi değiştirdi,Karl Marx’ı Das Kapital’i yazmaya teşvik etti ve Pasifik genelinde uzun mesafeli ticaret umutlarını yeniden canlandırdı. Amerikalı tüccarlar misyonerler, Guano madencileri, ekiciler ve seferi kuvvetleri eşliğinde denize açıldılar. 19. yüzyılın sonlarına doğru, mutlak Amerikan deniz gücünü savunan büyük bir deniz stratejisti olan Alfred Thayer Mahan’ın teorileri benimsenmişti. Koloniler, koruyucular ve anonim bölgeler bu politikanın devamını oluşturdu.

Mükemmel limanı olan Pearl Harbor ile Hawaii, Amerika’nın etkisi altında olan ilk Pasifik topraklarıydı ve krallık 1898’de ilhak edildi. Aynı yıl Amerika, Filipinleri İspanya ile Havana’da başlayan aşırı milliyetçi savaşın parçası olarak ele geçirdi. Manila’daki İspanyollar karşısında kolay bir zafer kazandıktan sonra Amerikalılar kendi cumhuriyetlerini arayan Filipinlilere karşı ayaklanma karşıtı bir mücadele içinde buldular.

Dönemin Başkanı William McKinley, yeni Filipin topraklarıyla ne yapacağını bilmiyordu. Uykusuz bir akşam vakti Tanrı’ya yol göstermesi için dua ederken, aklına Amerika’nın misyonunun “büyümek, uygarlaştırmak ve Hıristiyanlaştırmak” olduğu fikri geldi.

Maskülen Emperyalizmin hayranı olan Theodore Roosevelt’in McKinley hakkında ileri sürdüğü “onun ekler kadar bile omurgası yok” ifadesindeki gibi McKinley hata yapmıştı ve Maskülen okul kısa bir süre sonra görevi devralmıştı. “Yardımsever asimilasyon” muhtemelen Filipinlileri daha yüksek bir düzeye yükseltecekti.

Filipin askeri harekatındaki generallerin neredeyse hepsi mahmuzlarını yerli Amerikalılarla savaşırken kazanmışlardı ve tropik bölgelerde de aynı soykırım, terör yöntemlerini, acımasızlıklarını uyguladılar. Üç yıl süren mücadelede, 200.000 ile 700.000 arasında çocuk, kadın ve erkek Amerikan vahşetinin bir sonucu olarak hayatını kaybetti.

Erken zaferlerin ardından askeri harekatlar bataklığa dönüştü (Vietnam, Afganistan ve Irak örneğindeki hüzünlü yankıları gibi). Güney Filipinler’de, Amerikan birlikleri adaların geri kalanı kontrol altına aldıktan çok uzun süre sonra bile Müslüman isyancılarla savaşıyordu ve bugün Amerikan özel kuvvetleri hala Mindanao’da bulunuyor.

Amerikan şiddeti ve on yıllardır onu takip eden nefret dolu ırkçılık, Amerika’ya hayranlık duyan bir ülkede zaman zaman yeniden ortaya çıkan anti-Amerikanizm damarını açıklama konusunda oldukça önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü’nden Malcolm Cook, iki duygunun aynı anda Filipinlilerin kalbinde yaşadığını söylüyor. Senato’nun Amerikan kuvvetlerini Filipin üslerinden geri çekmek için oy kullandığı 1990’ların başında ve geçtiğimiz yıl Başkan Rodrigo Duterte’nin Çin’e yaptığı ani çarkta ve Barack Obama’yı “o***** çocuğu” olarak nitelendirmesini Filipinlilerin nefretinin önemli göstergeleri olarak görülmektedir.

Çoğu Amerikalı geçmişteki hikayelerden habersiz gamsız bir şekilde Duterte’nin davranışlarını, 1946’daki Filipin bağımsızlığına kadar himayesi altındaki topluluğu bir Amerikan kalıbına dönüştüren ve bu tarihten beri yakın bir dost kalmış olan müttefikine karşı nankörlük olarak görüyor. Fakat Amerika’yı bölgeye getiren öncelikli amacın emperyalist misyon olduğu hakkında cehalet, bugün Amerika’nın Asya’daki konumunun anlaşılmasına pek yardımcı olmuyor. Amerika’nın Asya’da devam eden varlığı sürekli yeniden yapılması gereken bir ders.

Çeviren: Atakan Yılmaz
Kaynak: Economist
-Advertisement-

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here