Gelibolu’da savaşmış bir Türk askerinin günlüğünde ortaya çıkan notlar, bize savaşın diğer tarafta –klişe hale gelmiş olan “Avrupa’nın hasta adamı” topraklarında- ne kadar acımasızca yaşandığını anlatıyor.

Güliz Erginsoy küçük bir kız iken, dedesi Hüseyin Atıf Beşe’nin yaralı karnını gösterip “Bu yara izleri nereden?” diye sorduğunda, Beşe, “Ah, bunlar kuş ısırıkları…” diye cevaplayarak konuyu değiştirecekti.

Hüseyin Atıf Beşe, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu ve batı cephelerinde dört yıl boyunca sıradan bir asker olarak görev yaptı. 60 yıl sonra, 80’li yaşlarının sonunda yaşlı bir adamken de, Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadıkları hakkında asla konuşmadı.

62 yaşındaki Güliz, Hüseyin Atıf Beşe için, “Muhtemelen bir travma geçirdi. Bu yüzden oğlunun ve torununun bundan etkilenmesini istemedi.” dedi.

Güliz’in dedesiyle ilgili en unutulmaz çocukluk anılarından bir tanesi, sık sık saçlarını limon kolonyası ile taradığı dedesinin kucağında oturması… Dedesi, o sakin ve sessiz tavrı içerisinde torununun saçlarıyla oynamasına izin verirdi. Fakat bu evin içinde her zaman Güliz’in merakını uyandıran bir şeyler vardı. Beşe’nin oğlu için yaptırdığı kütüphanede üst üste yığılmış 3 tane deri kaplı kitap vardı.

Güliz, zaman zaman babasından buradaki kitapları okumak için izin isterdi. O da, nazikçe ve bütün hassasiyetle ona izin verirdi. “Kitaplar Türkçe-Osmanlıca idi. El yazısı harikaydı, yazılanları şu anda anlayabiliyorum. Çizimleri muhteşemdi. O çok yetenekli ve zaanatkar bir adamdı.”

Beşe, 1980’lerin başında, bu kitaptaki anılarını ve deneyimlerini geride bırakarak vefat etti. Güliz, dedesi vefat ettiğinde, bu kitapları derlemeye karar verdi. Güliz, dedesi Beşe’nin Birinci Dünya Savaşı hakkındaki yazdıklarını korumak ve bunları oğluyla paylaşmak istedi.

Beşe’nin yazdıkları, savaş hakkındaki en özgün hatıratlardan bir tanesi. Osmanlı İmparatorluğu için savaşan sıradan bir askerin hikayesi, Birinci Dünya Savaşı’nın ihmal edilmiş perspektiflerinden birini ortaya koyuyor. Bu savaş, neredeyse her zaman Batı’nın gözleriyle anlatıldı. Bir asır sonra, Çanakkale Savaşı’nı gözlemlediğimizde Beşe’nin anıları, savaşın diğer tarafında olanları aktaran müthiş bir eser ve kanıt görevi görüyor. “Avrupa’nın hasta adamı” olarak adlandırılan ve büyük ölçüde görmezden gelinmiş bu taraf, şeytani, katliam ve soykırımla suçlanan bir taraf olarak gösteriliyor.

Güliz Beşe Erginsoy. Hüseyin Atıf Beşe’nin torunu. Dedesinin anılarını kitap haline getirdi.

Güliz, dedesinin notlarını okuduktan sonra, savaş sırasında şiddetin tüm cephelerde bütün gerçekliğiyle yaşandığını anladı. Güliz, “Bu karşılıklı bir şiddet idi, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan vatandaşları olduğu kadar Müttefik güçleri ve onların destekçilerini de etkileyen ölümcül bir döngü” şeklinde ifade etti.

Güliz’in dedesi Beşe, Anadolu Kavağı’nda doğup büyüdü. Bu mahalle İstanbul’un Anadolu Yakası’nda hala varlığını devam ettirmektedir. Beşe’nin ataları 500 yıl önce İstanbul’un Karadeniz bölgesine olan sınırından buraya taşınmışlar. Tarihin izlerini taşıyan ve bir sahil köyü olan Anadolu Kavağı, her zaman önemli bir stratejik konuma sahip olmuş ve çok iyi korunan bir bölge olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında bir gün, Beşe ve iki arkadaşı Anadolu Kavağı’nda bulunan geleneksel bir kahvede oturuyorlardı. Bu gençler, Müttefik güçler ve Anzakların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir savaş başlatması beklenen Çanakkale’de görevlendirilmeyi bekleyen heyecanlı gençlerdi.

Daha fazla beklemek yerine, savaşa katılmaya karar verdiler. Beşe, Osmanlı’nın doğu ve batı cephelerinde savaştığı süre boyunca buradaki deneyimlerini kapsamlı bir şekilde yazıya döktü. Beşe, savaşın acımasızlığını günlüğünde şu sözlerle ifade etmişti:

“Eğer burada gördüğüm ve anladığım bir şey varsa, o da kardır. Burada 1, 1.5 veya 2 metre derinliğinde kar var. Titriyorum ve geceleri uyuyamıyorum. Bildiğim tek şey bu. Karda donan asker vücutlarını görüyorum. İnsanlar o kadar aç ki, bir kediyi yakalayıp yediler veya bazen kendi ayakkabılarını yiyorlar.”

Güliz’in dedesi ile ilgili hatılaraları hala oldukça canlı. Beşe’nin yaşamöyküsü aileyi birbirine bağlasa da, Güliz ve babası bu savaş hakkında pek konuşmuyor. Güliz, Beşe’nin hikayesini TRT World’e anlattığı anlarda bile, parlak gülümsemesiyle yaşadığı melankolik anları aydınlatıyor.

Güliz, sayısız trajediyle karşı karşıya kalmasına rağmen, Beşe’nin eşsiz bir mizah anlayışına sahip olduğunu da söyledi.

Açlık, hastalık ve ölümcül kış şartlarında vatanı için büyük bir özveri ve cesaretle savaşmış bir adamın torunu olarak büyüdüğünden, Birinci Dünya Savaşı Güliz için son derece kişisel.

Cephede ön saflarda savaşan askerler, evlerine travma ile birlikte geri döndü. Ancak, memnun olmaları için bir nedenleri vardı. Bu durum, sayısız fedakarlıktan doğan, halkına özgürlük ve itibarını vaat eden bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuydu. Ancak Güliz, Birinci Dünya Savaşı’nda eksik olan anlatılar yüzünden, Türkiye’nin çoğu Avrupalı komşuları tarafından yanlış değerlendirildiğine/anlaşıldığına inanıyor. Güliz, uzun zamandır sürüncemede kalan ve şu anda da çöküşte olan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma isteğine yönelik atıfta bulunarak şunları söyledi:

“Avrupa Hıristiyan, bizler de Müslümanız. Bu yüzden onlara her zaman yabancı olacağız.”

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nda çok sayıda asker şehit verdi. Cephelerde yaşanan bazı olaylar göz ardı edilmiş…

1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu “Müttefik” devletlere karşı birkaç cephede savaştı: Sina Yarımadası, Filistin, Mezopotamya, Kafkasya, Çanakkale, Kut-ül Amare ve diğer bölgeler. Osmanlı, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’la ittifak kurdu. Bu ittifak Osmanlı İmparatorluğu’na bazı lojistik ve askeri destekler sağladı.

Avrupa orduları, endüstriyel gelişimleri ile destekledikleri modern silahlarla savaşırken, Osmanlı, endüstri öncesi koşullar altında savaş veriyordu. Osmanlı askerleri, onları sıcak tutacak giysilere, uygun konaklama imkanlarına, sağlık hizmetlerine ve ulaşım imkanlarına sahip değildi ve sıklıkla gıda sorunu yaşıyordu. Beşe, günlüğüne sıklıkla şu notu yazardı: “Dün gece uyuyamadım. Ayaklarım neredeyse dondu. Kömür bitti ve yollar kapalı olduğu için daha fazla kömür alacak bir yol da yok. Bugün açıkta kaldık ve ateşimiz olmadığı için titriyoruz.”

Savaş ve kıtlık, sivil nüfus üzerinde derin bir etki bırakarak, Osmanlı askerinin de moralini kötü anlamda etkiliyordu. Orduya asker alma işi çok zordu. Osmanlı, toplumsal travmayı ele almak bir yana, kendi askerlerine bile ulaşamıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesine kadar Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşlarının yarasını sarmaya çalışıyordu. Osmanlı topraklarında, besin yetersizliği, hastalık ve kıtlık yaygın durumdaydı. Köylüler askere götürülüyor, tarlalar yaşlı, çocuk ve kadınlara bırakılıyordu. Sonuç olarak Anadolu’nun birçok yerinde kıtlık sorunu ortaya çıktı.

Bu koşullar altında Osmanlı İmparatorluğu’nda asker ve sivil kayıplar muazzam boyutlara ulaştı. Edward Erickson tarafından yazılan Ordered to Die kitabına göre; savaşın başında Osmanlı’nın nüfusu 20 milyon idi. 1914-1918 yılları arasında bu sayı 15 milyona kadar düştü. Bu 5 milyonluk nüfus içerisinde yalnızca 700.000’i savaş alanlarında ya da kötü sağlık koşullarının yol açtığı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybeden askeri zayiatlardı.

Tarihsel kayıtlara bakıldığında yaklaşık 4 milyonun üzerinde Müslüman’a dair bilgiler kayıptır. Bu kayıplar/katliamlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda okur-yazar oranının düşük olmasından dolayı veya Batı’nın tek taraflı anlatıları nedeniyle dünyada pek de bilinmemektedir.

Günümüze kadar gelen arşiv belgeleri, 1914-1919 arasında en az 500.000 Müslümanın katledildiğini gösteriyor. Bu, yabancı güçlerin koruması altında çete veya milisler oluşturup on binlerce insanı katlederek Osmanlı’ya isyan eden gruplarla beraber düşünülmelidir. . 1916-18 yılları arasında Kuzeydoğu Anadolu’da Rusya ve Ermenistan, Osmanlı topraklarını işgal ederek birçok Müslümanı katletti. Yaşanan savaşlar Osmanlı nüfusunu etkilendiği için bu durum Türkiye’nin geleceğini de etkiledi.

Güliz bu konu hakkında şunları söyledi: “Bu etki, öncelikle nüfusun yapısını bozdu. Pek çok erkek öldü. Bekar kadınlar çocuklarını yalnız başlarına büyüttü ve tek ebeveynli aileler ortaya çıktı. Aynı zamanda finansal zorluklarla boğuşan bu aileler çocuklarına sağlam bir aile ortamı sağlamak ve eğitim vermek adına birçok mücadeleye göğüs gerdi. Bu durum yaşamın diğer yönleri üzerinde domino etkisi yarattı.

Hüseyin Atıf Beşe ve arkadaşının savaş döneminde çekilmiş bir fotoğrafı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Batı’da yeni bir söylem ortaya çıktı. Britanya ve Fransa gizlice Orta Doğu haritasını yeniden çizip, ulusları bölerek yeni devletler ortaya çıkarırken bu yeni oluşum, bölgede uzun süreli barışın tek seçeneği olarak sunuldu. Fakat bu bir illüzyon idi. Batı’nın hayal ettiği, Osmanlısız Ortadoğu’da bir daha asla barış olmadı. Yüzyıl sonra bile Ortadoğu hala bölgesel ve küresel güçler arasında ciddi anlaşmazlıklara sebep olmaktadır. Büyük Savaş, Osmanlı egemenliği altında korunmakta olan Ortadoğu karma kültürünü önemli anlamda etkileyerek sona erdi.

Beşe’nin günlüklerinde özellikle şu durum ortaya çıkıyor: Savaş, bölgeyi ölüm ve yıkıma sürüklemekten başka hiçbir şey getirmedi.

Beşe, ruhunda ve bedeninde savaş izleriyle ölen bir adam olmasına rağmen, savaşa karşı olan protestosunu gerçekleştirmişti.

Torunu Güliz son olarak şunları ekledi: “Savaş aslında bir karşı gelmedir. İnsan haklarını ve barışı hiçe sayan bir karşı gelmedir.”

Çeviren: Marwan Nadhim

Yazan: Hazal Tural

Kaynak: TRT WORLD

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here