Kurtuluş savaşı sonrası kurulan Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’ün söylemi ile “Asıl savaş şimdi başlıyor” idi, cehalet ile savaş. Yapılması gereken ise daha yeni kurulmuş, bir dünya savaşı ve bir Kurtuluş Savaşı atlatmış olan, imkanların oldukça kısıtlı olduğu bir devlette bilim ve fikir dünyasının inşasıydı. Henüz savaş devam ederken, gerekli adımlar atılmaya başlandı.

1930 Öncesi Çalışmalar

Bu amaç doğrultusunda, takvim yaprakları henüz 1924 yılını işaret ederken, Colombiya Üniversitesi felsefe profesörlerinden John Dewey ülkeye davet edilerek ilk adım atıldı. Dewey, Türk eğitim sistemini şekillendiren, günümüzde bile hâla müracaat edilen iki rapor yazdı. Temel prensip olarak yararlılığı ölçüsünde bilgiye değer verilmesini amaçlıyordu. Dewey’in raporları köy enstitülerinin kurulmasına da öncülük etti.

john dewey
Prof. John Dewey

Daha sonra 1925’te davet edilen Yahudi Dr. Alfred Kühne, ülkemizde sanat öğretmen okullarının kurulmasına öncülük etti.. Kühne’nin hazırladığı raporda mevcut alfabe ile okuma yazmayı öğrenmenin güç ve vakit alıcı olduğunu belirtiyor, önceliğin ise okuma yazma oranının artrılmasına verilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Modern bilimlerde uzmanlaşmak ve mevcut kaynakları kolay okuyup anlayabilmek için alfabenin evrensel bir alfabe olması gerektiğini raporunda ayrıntılı bir şekilde izah ediyordu.

Bu dönemde ülkemize gelen diğer bilim adamları ve çalışmalarını kısaca şöyle özetleyelim:

Alman Profesör Erey :1926’da gelen Alman Prof. Erey dönemin tanınmış iktisatçılarındandır. İktisat ve tarım reformu ile ilgili önemli çalışmalarda bulunmuştur.

Ernst Arnold Egli: Viyana Akademisi’nde profesör olan Clemens Holzmeister’ın asistanı olan ve daha sonra Ukrayna Güzel Sanatlar Akademisi Şefi olacak olan Ernst Arnold Egli; hocasının tavsiyesiyle 1927 yılında Türkiye’ye geldi. 1927 ile 1938 yılları arasında özellikle yeni başkent Ankara’nın şekillenmesine yön veren birçok modern mimari örneği yapıyı tasarladı ve inşa edilmesini sağladı.

Ernst Arnold Egli:
Ernst Arnold Egli

G. Stiehler: 1927 yılında Leipzig Üniversitesi Pedagoji profesörü G. Stiehler ülkeye davet edilmiştir. Stiehler 40’lı yılların sonuna kadar ülkede kalmış ve modern mimari alanında çalışmalarını sürdürmüştür.

Bay ve Bayan Ruateleti çifti : Fransa’dan ülkemize gelen Bay ve Bayan Ruateleti çifti Türkiye’deki mesleki eğitim için yeni planlar hazırlayarak, ders programlarında değişiklikler önermişlerdir. Bayan Ruateleti sanayi okulları kongresine katılmış, İstanbul ve Ankara da çeşitli kız okullarında yaptığı incelemeler sonunda Türkiye’ deki mesleki eğitimin yönlendirilmesi konusunda bakanlığa yeni bir tasarı sunmuştur. Bay Ruateleti ise Ankara ve İzmir’de yaptığı incelemeler sonucu bir yüksek teknik öğretmen okulu projesi hazırlayıp sanat okulları programlarını yeniden düzenlemiştir.

Profesör Oldenburg: Profesör Oldenburg, ülkedeki ziraat eğitimi konularına değinerek orta derecedeki tarım okullarını kurup geliştirmiştir. Birkaç yıl Türkiye’de kaldıktan sonra ülkesine dönmüş, 1930’larda geri geldiğinde ise Türkiye’de tarım okulları açmıştır. Alman kurumlarına uzmanlaşmaları için Türk öğretmenler göndermiştir ve onlara referans olmuştur.

Dr.Omar Buyse: Belçikalı pedagog Dr. Omar Buyse 1927 yılında Türkiye’ye gelmiştir ve o dönemde Belçika’da hazırladığı raporu sunmuştur. Raporda Belçika ve benzeri batı ülkelerindeki ekonomik kalkınma, teknik eğitimin gelişmeleri konularına değinmiştir. Bu proje Türkiye’de de uygulanmıştır.

Bayan Boccard: Aynı dönemde ülkeye ayak basan bir diğer isim ise Bayan Boccard’dır. Raporunda kız sanayi okullarında devrim diye nitelendirebileceğimiz yeniliklere gidilmesinin gerekliliğini vurgulamış eğitimin çağdaşlaştırılması, öğretimin pratik alana kaydırılması, genel kültür dersleri, ev idaresi bilgilerinin verilmesinin gerekliliğini sunmuştur.

1930 Sonrası Çalışmalar ve Hitler’den Kaçan Yahudi Profesörlerin Sahiplenilmesi

1931 yılında üniversite reformu konusunda yürütülecek çalışmaların ve hazırlanacak olan detaylı raporun yine Avrupalı bir uzman tarafından gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Cenevre Üniversitesi’nin eski rektörü, pedagoji profesörü ve siyaset bilimci Albert Malche, bu yönde çalışma yapması için ülkeye davet edildi. 16 Ocak 1932’de Türkiye’ye gelen Malche, Darülfünun’da kendisine tahsis edilen odada yürüttüğü çalışmaları boyunca fakülteleri gezerek derslere katıldı, öğrenciler ve hocalar ile görüştü, sınavlara girdi ve yapmış olduğu değerlendirmeler doğrultusunda bir rapor hazırladı.

albert malche
Albert Malche

9 Haziran 1932 tarihinde ülkemizden ayrılarak İsviçre’ye dönen Malche, buradan ayrılırken söylediği şu sözlerle işe ne kadar ehemmiyet verildiğini vurgulamıştır:

 “Benim buradaki vazifem vekalete raporumu vermek suretiyle nihayet bulmuştur. Hazırladığım projeyi nasıl tatbik edecekler, ne gibi tadilat yapacaklar, tamamen hükümete ait meseledir. Ankara’da herkes Darülfünun meselesini ciddi şekilde telakki etmektedir. Hükümetin genç nesli yüksek tahsili ile ehemmiyetli surette meşgul olmak azminde bulunduğunu gördüm.”

17 Eylül 1933’te dünyaca ünlü bilim adamı Albert Einstein’ın imzasını taşıyan bir mektup gelir. Mektupta Almanya’dan gelen 40 kadar Yahudi profesör ve doktorun bilimsel çalışmalarını Türkiye’de yürütmeleri için Türk hükümetinden iş ricasında bulunulmuştur. 30 Ocak 1933’te Almanya’da iktidara gelen Nazi Partisi ırk ve ideolojik sebeplerden, üniversite öğretim üyelerini emekliye sevk etmeye, ihtar ve tehditle görevlerinden uzaklaştırmaya, hatta tutuklamaya başlamıştır. Hitler’in ve Gestapo’nun baskılarından kaçmak isteyen ve çalışmalarını yürütmekte zorluk çeken, hatta can güvenlikleri bile olmayan Yahudi profesörlere henüz 10 yaşında olan Atatürk Türkiye’si sahip çıkar. Tüm dünya Hitler’in gazabından çekinirken Türkiye’nin kucak açtığı bu bilim adamları ülkemizde müreffeh şartlarda yaşamışlardır. Bu isimlerden bir kaçı ve görevleri şu şekildedir.

einstein
Albert Einstein’ın Atatürk’e gönderdiği mektup.

Philipp Schwartz: Yahudi asıllı Macar bir ailenin çocuğu olan, akademisyen ve nöropatolog Philipp Schwartz, 1933’ te Gestapo’nun baskısıyla önce Zürih’e göçtü ve burada kurulan Yurtdışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti adlı bir topluluğun başkanlığını üstlendi. Albert Malche’nin 1933’teki daveti üzerine Rudolf Nissen ile bu teklif üzerine çalıştılar. Başta kendisi olmak üzere 100’ün üzerinde bilim insanının Türkiye’ye gelmesine vesile olan Schwartz, uzun yıllar Türk üniversitelerinde çalışma imkânı buldu. 

Philip schwartz
Philip Schwartz

1933 yılında İsviçre’den Türkiye’ye gelerek İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Schwartz, o dönem Patoloji bölüm başkanlığı görevini de üstlenmiş ve Patolojik Anatomi Enstitüsü’nü kurmuş, görev süresince bugün dahi kaynak kabul edilen önemli çalışmaların temelini atmıştır.

Dr. Wilhelm Liepmann: 1934’de Almanya’dan Türkiye’ye getirilen bir diğer isim ise Ord. Prof. Dr. Wilhelm Liepmann’dı. Almanya’da Berlin Üniversitesi çatısı altında ilk Sosyal Jinekoloji Kliniğini kurmuş olan Liepmann, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Direktörü olarak Türkiye’de göreve başlamıştır. Ülkemizde 5 buçuk sene gibi kısa bir süre çalışma imkanı bulan Liepmann, 1939 yılında Türkiye’de hayata gözlerini yumdu. Kısıtlı imkanlar doğrultusunda elinden geleni yapan Liepmann, Türkiye’nin ilk bayan kadın hastalıkları doğum uzmanı sıfatını elde edecek olan Prof. Dr. Pakize Tarzi’nin de hocalığını yapmıştır.

 Wilhelm Liepmann
Wilhelm Liepmann

Joseph Igersheimer: 15 Ekim 1933 ‘de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Oftalmoloji Bölümünde dersler vermeye başladı. Igerheimer  Türkiye’de ilk modern göz kliniğini kurdu, ve öğrencilere, diş ve göz hastalıklarının arasındaki ilişkiler konusunda seminerler verdi. Kitaplar ve makaleler yazdı. Türkiye de ilk kornea nakli İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde Prof. Dr. Joseph Igersheimer tarafından gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de bulunduğu 1935 ve 1939 yılları arasında 34 kornea nakli yapmıştır. 

Joseph Igersheimer
Joseph Igersheimer

Siegfried Oberndorfer: İlk kez Türkiye’de kanser çalışmalarını başlatan patalog olma ünvanını taşıyan Oberndorfer, görevde kaldığı süre boyunca, önceliğini yaptığı kanser araştırmalarıyla Türkiye’de patolojinin çağdaş temellerini attı.

Siegfried Oberndorfer
Siegfried Oberndorfer

Alfred Kantorowicz: Son olarak altını çizmek istediğim isim Alfred Kantorowicz… Sadece bu konuyla ilgili bir yazı yazılabilecekken olayı kısaca şöyle özetleyelim.

Alfred Kantorowicz
Alfred Kantorowicz

Schwartz’ın hazırlamış olduğu listede Kantorowicz’in üstünü çizili gören Atatürk bunun nedenini sorar. Schwartz Kantorowicz’in toplama kampında olduğunu ve Hitler’in onu yollamaya müsaade etmeyeceğini izah eder. Kantorowicz döneminin önemli bilim adamlarından ve diş hekimlerindendir. Atatürk, Nazi idaresine bir mektup gönderip Kantorowicz’in Türkiye’ye teslim edilmesini ister. Bu mektuba tam iki ay cevap gelmez, bunun üzerine Atatürk, dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı yanına çağırıp nota çektirir. Notanın içinde “İki ay mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne kasıtlı bir hareket midir ?” yazmaktadır. Bunun üzerine Kantorowicz salınır ve 48 saat içinde Türkiye’ye teslim edilir. Kendisi, İstanbul’da ilk yıllarında protez üzerine ders verdi. Yaptığı ilk icraatlerdenn biri üç yıllık diş hekimliği programını dört yıla çıkartmak oldu ve diş hekimliğini genel cerrahiden ayırarak fakülte haline getirdi. İstanbul Üniversitesi’nde ve Türkiye’de birçok bölümün açılmasını sağladı.

Ortodonti, pedodonti periodonti, protez ve çene cerrahisi bölümlerinin kuruluşuna öncülük etti. Türkiye’de modern diş hekimliğinin oluşmasında bir yapı taşı oldu.

Dünyaca ünlü Sümerolog, bilim insanı ve tarihçi Muazzez İlmiye Çığ, kendisinin de eğitimini aldığı Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock ve Prof. Dr. Benno Landsberger gibi Yahudi bilim insanlarına Türkiye’nin o dönem nasıl sahip çıktığını şöyle anlatıyor.

Muazzez İlmiye Çığ
Muazzez İlmiye Çığ

 “Onlarla 1933’te bir antlaşma yapılıyor. Ben onu okuduğum zaman ağladım. Niye ağladım biliyor musunuz? Gözümden yaş geldi, hâlâ da gelir. 10 yıllık bir devletiz daha. Herkes Hitler’den korkuyor. Burada yazıyor, bu şahıslar ister sokakta, ister hapiste olsun, bunlar artık Türk hükümetinin memurudurlar. Alman hükümetinin onları göndermekte herhangi bir şey yapacaklarını tahmin etmiyoruz. Şayet mani olmaya kalkarlarsa, biz nasıl halledileceğini biliyoruz. Yahu 10 yıllık bir devlet bu. Bunu ben okuduğum zaman ağladım. O kadar heyecanlandım. Ve işte o zaman gelmeye başladılar.

Bir sene sonra aklı başına geliyor Hitler’in. Diyor ki, gönderin onları, ben size daha iyisini göndereceğim. Göndermedi. İnanın son ana kadar uğraştılar. Gestapo gönderdiler. 1940’larda Gestapolar geldi. Onlar da gönderin dediler yine göndermedik. Hakikaten hükümetimiz çok güzel dayandı bunlara”.

Atam’ın aramızdan ayrılışının yıl dönümünde, kendisinin ve çalışma arkadaşlarının Türk bilim ve fikir dünyasını inşasını bir kez daha saygıyla analım. “Asıl savaşın” hala devam ettiğini hatırlatarak zor şartlar altında verilmiş bu mücadelenin hepimize örnek olmasını umut ediyorum. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here