Yönetmen: Todd Phillips

Senaryo: Todd Phillips – Scott Silver

Yapımcı: Bradley Cooper – Todd Phillips – Emma Tillinger Koskof –

Kurgu: Jeff Groth

Oyuncular: Joaquin Phoenix – Robert De Niro – Zazie Beetz – Frances Conroy – Brett Cullan

Sinematografi: Lawrence Sher

Müzik: Hildur Guonadottir

FİLMİN KONUSU

Komedyen olmak isteyen ancak küçük çaplı palyaço gösterileriyle hayatını idame etmeye çalışan ve dışlanmış olan Arthur Fleck (Joker), bir gece metroda kontrolden çıkınca hiç tahmin edemeyeceği şeyler yapacak ve Gotham şehrini sonsuza dek değiştirecektir.

FİLMİN ANALİZİ

Hiç kuşkusuz ana akım sinemada anti-kahraman dendiğinde akla gelen ilk isim Joker Özellikle Christopher Nolan’ın The Dark Knight’ından sonra popülaritesi durdurulamaz şekilde artan, Batman’ı çoktan geride bırakmış olan Joker, Jack Nicholson’dan sonra Avustralyalı oyuncu Heath Ledger tarafından canlandırılmış ve sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştı. Bu performanstan hemen sonra Ledger’ın hayatını kaybetmesi de Joker karakterini sinemada bambaşka bir yere koymuştu.

Jared Leto’nun tam anlamıyla Suicide Squad filmine uyum sağlayarak oldukça kötü bir performans çizmesinden 1 yıl geçmişti ki 2017’de Hangover serisinin yönetmeni Todd Phillips’in DC’den tamamiyle bağımsız bir solo Joker filmi çekeceği duyuruldu.

Haberin gündeme bomba gibi düşmesinden kısa süre sonra da son yılların en iyi oyuncularından biri olarak anılan Joaquin Phoenix’le Joker’i canlandırması için anlaşıldığında tüm Joker hayranları ve sinema severler oldukça heyecanlanmıştı.

YÖNETMEN TODD PHİLLİPS

Yönetmenlikten başlarsak öncelikle kariyeri boyunca Old School, Hangover gibi komedi hitleriyle gündeme gelmiş olan Todd Phillips bizi çok şaşırtmayı başarıyor. Cast seçiminden müziklerine, sinematografisinden alt metinlerine, 70’lerde patlayan Yeni Amerikan Sineması’na göndermeleriyle Todd Phillips’in Joker’i kesinlikle yılın filmlerinden biri.

Yönetmen: Todd Phillips

Böylesine bir türe yabancı bir yönetmenin böyle bir film çekmiş olması gerçekten takdire şayan bir durum.

Oyunculuklara geldiğimizde ise Joaquin Phenix adeta tek başına bir dev olmuş filmde. Jest-mimikleri, öfke patlamaları, Joker denince akla ilk gelen kahkahaları, onlarca kilo vermesi gibi daha birçok şeyle filmin tek bir dakikasında bile düşmüyor Phoenix’in performansı. Her dakika kendine hayran bırakıyor. Film açıklandığından beri tabii ki de herkesin kafasında şu soru vardı:

Phoenix’in performansı Heath Ledger’dan daha iyi olabilir mi?

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor ki Heath Ledger’in Joker’i bir solo film Joker’i değil. The Dark Knight’ta çok ölçülü biçimde sahnelere giren, senaryoyla büyük bir uyum içinde dikkati sadece kendine çekmeyen bir performanstı. Ki aslında dikkati tamamen kendisine çekmemesi düşünülmüştü ancak Ledger’ın Joker performansından sonra karakter Batman’i kat be kat geçmiş, çok sevilmiş, büyük ün kazanmıştı.

JOKER NASIL ORTAYA ÇIKIYOR?

Bu film ise film tamamen Joker üzerine. Arthur Fleck adında bir kişinin yaşadığı başarısızlıklar, kötü olaylar ve travmalar sonucunda Joker’e dönüşmesine şahit oluyoruz. Yani filmlerin ikisi de solo film olsaydı, yani karakter odaklı olarak sadece Joker anlatan filmler olsalardı o zaman bu soruyu sormak daha anlamlı olabilirdi ama ben yine de Phoenix’i bu performansıyla bir adım öne koyuyorum.

Phoenix dışında oyunculuklarda biraz Robert De Niro, biraz da genç aktris Zazie Beetz göze çarpıyor. Joker’in annesi Penny Fleck rolünde Frances Conroy ve Bruce Wayne’in babası Thomas Wayne rolünde Brett Cullan da rollerine girmiş gözüküyorlar.

Joaquin Phoenix

Bir kere Joker kesinlikle son 10 yılın en iyi karakter dönüşümü filmi. Phoenix’in zaten normal bir karakter değilken yavaş yavaş delirmesi ve Joker’e dönüşmesi mükemmel işlenmiş ve bunu aksiyon sahneleri kullanarak değil, mümkün olduğunca az, yerinde ama çok gerçekçi şiddet sahneleriyle çok güzel şekilde harmanlıyor film.

Bu Joker’in en büyük farklarından birisi kesinlikle kahkahası.

JOKER KAHKAHASI

Joker karakteri çizgi roman evreninden sonra sinemada ortaya çıktığından itibaren onun kahkahası hep en sempatik yanı olarak görüldü ve Joker denince ilk akla gelen şey suç işlerken attığı kahkahalar kaldı. Bunların üzerine hem Jack Nicholson hem de Heath Ledger kendi performanslarında Joker kahkahasına büyük önem vererek bunu perdeye mümkün olduğunca ustaca sundular ve çok sevildiler.

Ancak bu filmde Arthur Fleck Joker’e dönüşmeden de normal hayatında bu kahkahaları atan bir karaktere sahip ve filmde bu bir rahatsızlık olarak sunulmuş. Kendisine olumsuz bir şey söylendiğinde Fleck gülmeye başlıyor ve kendisini durdurması çok zor oluyor. Bu bize bu sefer bir sempati sebebi değil de bir acıma göstergesi olarak geri dönüyor. Bu Joker’in en büyük farkı kesinlikle bu.

Ve Phillips’in de en büyük başarısı sadece bir Joker kahkahasının özünü değiştirerek seyircinin karaktere olan bakışını bu denli değiştirebilmesinde yatıyor.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Baş karakterimiz Arthur Fleck’i ilk sahnelerden itibaren aslında tanımaya başlıyoruz. Sokaklarda palyaçoluk yapıyor, çoğu zaman aşağılanıyor ve itilip kakılıyor. Yaşlı annesine bakmakta olup bu başına gelen olumsuzlukları da içine gömüyor annesine anlatmıyor. En büyük eğlencesi ise annesiyle birlikte talkshow sunucusu Murray Franklin’in programını seyretmek. Bu anlarda bir gram mutlu olabildiğini görüyoruz ancak sabah olduğunda tekrar rutin olarak nefret ettiği hayatına geri dönüyor Fleck. Ancak ne kadar itilip kakılsa da hiç ciddi anlamda karşılık vermiyor karşısındaki insanlara. O gece hariç.

HER ŞEYİN BAŞLANDIĞI O GECE

Sokak serserileri tarafından dövüldükten sonra kendisine savunma için 38’lik smith-wesson alıyor iş arkadaşından. Ancak bu aslında her şeyin başlangıcı oluyor. Aynı günün gecesi metroda yine bir kahkaha krizine giriyor ve bunun için kendisine saldıran zengin iş insanlarını o silahla vurarak öldürüyor. Buradan sonra Arthur Fleck artık asla başlardaki kişi olmuyor. Daha da paranoyaklaşmaya, delirmeye, ilaçlarını almamaya başlıyor. Ve bardağı taşıran son damla da annesinin ve dolayısıyla kendi geçmişiyle ilgili öğrendiği gerçeklerle oluyor.

Yıllardır baktığı annesinin onu evlatlık aldığını, annesinin bir akıl hastası olduğunu, Thomas Wayne’le sır bir ilişkileri olduğu gibi olaylar Fleck’i tam anlamıyla çıldırtıyor. Önce annesini öldürüyor ve sonra da artık kaybedecek bir şeyi de kalmadıktan sonra Joker’e tam anlamıyla dönüşmeye başlıyor. Karakterin git gide dibe vurmaya başladığı sahneler özellikle Martin Scorsese’nin başyapıtı Taxi Driver’a selam çakılan sahnelerle aktarılıyor. Travis Bickle gibi yalnız başına depresif şekilde televizyon izleme sahneleri, yatakta üstsüz uyurken sinemada tanrısal açı olarak bilinen ve en çok Scorsese’nin filmlerinde gördüğümüz üst açı çekimler bize Arthur Fleck’in nasıl bir yabancılaşma ve yalnızlaşma yaşadığını gösteriyor. Joker filminde de birebir bu sahneye benzer bir şekilde Arthur Fleck’in uyumaktayken aynı açıyla çekildiği bir sahne bulunuyor.

Taxi Driver’ın bu sahnesinde şimdi bahsettiğimiz tanrısal bakış açıya örnek bir çekim var.

Fleck’in artık tam anlamıyla Joker’e büründüğü sahne ise kovulduğu işten arkadaşlarının onun evini ziyaretleriyle başlıyor. Filmin başında Fleck’e kendisini koruması için silah veren ancak Fleck’in silahı üstünde unuttuktan sonra patrona silahı kendisinin istediği şeklinde yalan söyleyerek işinden olmasını sağlayan Randall’ı vahşice öldürmesiyle artık Arthur tam anlamıyla Joker oluyor.

Bu olaydan hemen önce saçını yeşile boyayıp makyajını tamamlamış olan Joker için artık sadece bu kendi isyan edişini topluma yaymak kalıyor. Bunun için de Murray Franklin’in programına konuk olarak çağrılması bu planını gerçekleştirmesi için çok iyi bir fırsata dönüşüyor.

FİLMDEKİ GÖNDERMELER

Öte yandan filmle çok başarılı bir şekilde bağ kuran toplu çöp dekorları bulunuyor. Bu toplu çöpler en çok Fleck’in Gotham’ın ara sokaklarında yürürken, birilerinden kaçarken ve şehrin geniş açıyla gösterildiği anlarda seyircinin gözüne sokuluyor. Ama bu asla rahatsız edici bir göz sokma değil tam tersine filmin geçtiği yıl hiçbir zaman verilmiyor ancak filmin 70’lerde geçeceği film daha çekilirken açıklanmıştı.

Vietnam Savaşı’ndan sonra halkta baş gösteren yenilmişlik hissi, özellikle Nixon döneminde patlak veren Watergate Telekulak skandalından sonra halkta ama en çok da alt sınıf Amerikan toplumunda göze çarpan paranoyaya eşlik etmesi, Nixon bürokrasisinin tam anlamıyla çürüdüğünü ve bir çöp olduğunu bu yolla bize aktarıyor yönetmen Phillips. Bunların dışında 1969 ve 1971’de New York’da baş gösteren, belediye işçilerinin çöp grevlerine de başarıyla gönderme yapılıyor. Filmin gönderme yaptığı bir diğer film ise yine bir Scorsese klasiği olan The King of Comedy.

The King of Comedy’de Robert De Niro’nun canlandırdığı Rupert Pupkin adlı başarısız komedyen, merhum Jerry Lewis’in canlandırdığı Jerry Langford adlı ünlü komedyene özeniyor, onu saplantı haline getiriyor ve sonunda onu kaçırarak hayatını dahi hiçe sayıyordu.

Joker’de ise Arthur Fleck, ünlü televizyon talkshow sunucusu Murray Franklin’e hayranlık duyuyor, programına canlı konuk oluyor ve o mükemmle finale doğru onu canlı yayında öldürüyor. Franklin’i öldürmeden önce kendisinin oldukça vurucu ve düşündürücü bir tiradı var. Burada kendisinin hayatı boyunca hep ezildiğini, o metroda öldürdüğü zenginlerin onları öldürmeseydi kendisine zarar vermeye devam edeceklerini, kendisi gibi ezilmiş, toplum tarafından dışlanmış insanların artık buna bir dur demesinin zamanı geldiğini ilan ediyor.

Burada özellikle kullandığı; “Yerde yatan ben olsam üzerime basıp geçerdiniz.” sözü de yerleşik sistem de her zaman alt sınıfın ezildiğini, ezileceğini ve hor görülmeye devam edileceğini vurguluyor Joker.

SONUÇ

Kısacası Joker, bugünden sonra çekilecek her çizgi roman uyarlaması filme referans olabilecek, karakter odaklı kaliteli süper kahraman filmlerinin önünü açabilecek, Joaquin Phoenix’in adeta efsaneleştiği, mükemmel müzikçi Hildur Guonadottir’un Hans Zimmer etkisindeki müzikleri ve Lawrence Sher’in unutulmaz sinematografisiyle bu yılın kuşkusuz en büyük filmlerinden biri, belki de en büyüğü.

Hepsinin ötesinde bir filmin hem ana akım sinemanın hem de arthouse sinemasının öğelerinin nasıl başarılı bir şekilde harmanlanarak ortaya çıkarıldığının en iyi örneği.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here