Bu yazıda, tabii ki araştırmalarla desteklenecek şekilde, esasen tamamen kendi deneyim, yorum ve tecrübelerime dayalı bir çalışma hazırlamak istedim. Belirtilen sebeple, temel kavramlar başka yerlerde de bulunabilecek iken, genel itibariyle tamamen sübjektif bir yazı olacaktır. Yani, aslında bu yazının üstüne kurulu olan yapı teorik bazlı yazılı bilgilerden ziyade, “deneme-yanılma-uygulama” yöntemiyle kazanılan bulgu ve gözlemler buradaki esas kaynak noktasıdır.

Düşünce ve yorumlarımı ise sizlere sayısını kestiremediğim sayıda bölümlere ayırarak sizlerle paylaşmayı düşünmekteyim. Böylece daha modüler bir işleyişle sağlıklı bir anlatımı yakalayabileceğimiz inancı içerisinde bulunmaktayım.           

Önceki yazılarımızda şirket kavramı nedir, neden önemlidir gibi temel sorulara cevap vermeye çalışmıştık. Lisans seviyesinde bir üniversite öğrencisi olarak geçirmiş olduğum iki adet Start-up deneyiminden sonra da gözlem ve araştırmalara mutlaka devam edilmiştir. Bu, gelişmenin olmazsa olmazıdır. Konumuz ise, akla gelen bilindik şirket kavramından ziyade, günümüzde adını sık sık duymaya başladığımız ve gelecekte önemi çok daha artacak olup daha fazla karşılaşmaya başlayacağımız “start-up”lardır. Peki start-up nedir?

Dünyada yavaş yavaş trend haline gelmeye başlayan bir şirket yapı tipi var. Aslında bunlara birer şirket tipi demek başlangıç için bence çok da doğru değil. Start-up’lar özünde şirketleşmeyi hedefleyen “projelerdir’’.

Aslında günümüzde bildiğimiz pek çok şirket de birer start-up olarak doğmuştur. Ancak günümüzdeki fark şudur: Geçmiş dönemlerde günümüze kıyasla bu kadar deneme-yanılma yapma imkanı yoktu. Yani yapılmak istenen her işin birer şirket olarak başlaması daha yaygındı. Kurucu veya kurucular yapacakları işi belirledikten sonra hemen ilgili mali ve bürokratik gereksinimleri sağlayıp kağıt üzerinde bir şirket kurar, şirket kurulumundan sonra iş yapıp ayakta kalmaya çalışırlardı. En derinde, her bir şirket kurulumu aslında birer girişim hareketidir. Bunun da sebebi belirtildiği gibidir. Ancak günümüzde imkanlar daha farklı. Özellikle teknolojik imkanların gelişmesi yeni sektörler, sektörler içerisinde yepyeni ürün ve hizmetlerin piyasaya çıkmasına olanak sağlamıştır.

Değişen piyasa koşulları sadece ürün ve hizmetlerde değişimler yaratmakla kalmayıp, yeni bakış açıları ve iş akış sistemlerini de beraberinde getirmiştir. İşte bu noktada karşımıza çıkan en belirgin kavramlardan biri start-up’lardır. İnsanlar birer girişimcilik göstererek bir proje üstünde çalışmaya başlayıp, bu projeden ticari kazanç elde etmeyi hedeflemektedirler. Özellikle de talep edilmeye başlanan yeni ürün ve hizmet çeşitleri ile insanlar daha kolay deneme-yanılma yöntemini uygulayabilme imkanına sahip olmuşlardır. Ve bugün, start-up dediğimiz girişimcilik projeleri, tüm bu yenilikler ışığında kendi başlarına birer pazar haline gelmeyi başarmıştır.

GÜNÜMÜZ BAKIŞ AÇISI: PROFESYONELLİK

Günümüz koşulları sadece iş hayatı için değil, gündelik hayat içinde çok daha çetin ve dinamik koşullara sahip bir yapıdadır. Daha hızlı, daha keskin ve çoğu zaman hataları kabul etmeyen bir zamanın içerisinde yaşıyoruz. İnsanlar başarılı olup ayakta kalabilmek için çok daha fazla mücadele etmek durumundalar. Karşımıza temel olarak şu tip bir soru çıkacağına inanıyorum.

“Peki yeni dinamiklere sahip bu piyasada öncelikle neyin farkında olmamız gerekir?”

Bu soruya belki birden fazla cevap verilebilir. Biraz kişisel cevap ve yorumlamalara açık bir soru. Ben bu sorunun en doğru cevabının “bakış açısı” olduğuna inanıyorum. Artık hiçbir şey eskisi gibi “kervan yolda düzelir” mantığında ilerlemiyor, ilerleyemiyor maalesef. Günümüz bakış açısı artık daha çok profesyonellik kavramını gözetiyor. Bu profesyonel bakış açısı, konumuz olan start-up’lar içinde geçerli.

Eskiden genel olarak projeler için, yani start-up’lar için sadece sermaye gözetilirdi. Ya bir yatırımcı bulunup projeye ortak edilirdi, veya da melek yatırımcı aranırdı. Günümüzde de işler yüksek oranda buna benzer şekilde işlemektedir ancak çok ince bir fark bulunmakta. Günümüzde artık faaliyet alanı yatırım yapmak olan şirketler bulunmaktadır.

Bu şirketlerin esas işi, start-up’larla anlaşılması durumunda kendilerini fonlayıp ‘’profesyonel danışmanlık’’ hizmetinde bulunmak. Yani uzun vadede bir kazanç düşüncesi akıllarda yer almaktadır. Bu da demek oluyor ki günümüzde artık sadece yatırımcılar bulunmuyor, daha nitelikli olan profesyonel yatırımcılar bulunuyor. Bu pek çok sorumluluk ve zorluk getirebileceği gibi inanılmaz sayıda da fırsatlara gebe bir durum.

Start-up’ların gerçeğe dönüp şirketleşebilme süreçleri genel itibariyle kuluçka merkezleri denilen lokasyonlardan başlamakta. En azından şahsi gözlemim bu yöndedir. Burada girişimcilere temel yardımlar ve uzun vadede teşvikler sağlanarak, yatırımcıların karşılarına çıkarak sunum yapılması ile yatırım talep edilmesi şeklinde bir düzen işliyor. Bu tip kuluçka merkezlerine kimi üniversiteler kendi bünyelerinde de yer verirlerken bazı kurumların da bünyelerinde veya destekledikleri kuluçka merkezleri de bulunmakta. Peki bu kadar destek ve geçmişe nazaran bu kadar fazla imkan varken niye start-up’lardaki başarısızlık oranı bu kadar yüksek? İşte bu yazının esasen dokunmaya çalıştığı soru budur

START-UP’LARIN TEMELİ           

Çeşitli kaynaklardan edindiğim gözlemler ve duyumlar ile belirtebilirim ki start-up’ların %90-%95 oranlarında başarısız oldukları söyleniyor. Bende bir start-up’da kurucu ortağı ve yöneticisi iken bizzat bir yatırım firması tarafından %97 gibi bir oranın telaffuzuna şahit oldum. Bu üstünde düşünülmesi gereken bir durum bence. Ve ben bu oranın düşürülebileceğine, aslında her projenin kötü veya başarısız olmadığına inanıyorum. Geçirdiğim süreçler ve gerçekleştirdiğim gözlemler, sorunların aslında proje ekiplerinden de kaynaklanabileceğini düşünmekteyim. Kurucu ortaklarında içlerinde belli başlı dönüşüm ve prensiplere dayalı bir işleyiş ile projelerini başarıya ulaştırabileceği inancına sahibim. Ki pek çok yatırım kuruluşu da bu söylememi destekleyen nitelikte ifadelerde bulunuyorlar. Aslında gerçekleştirilen yatırımlar ürünlerin kendisinden ziyade ekiplerin kendilerine yapıldığı gibi benzer ifadelere pek çok yatırım kuruluşunu üstün körü dahi olsa incelemeniz veya konuyla ilgili konuşmalar, konferanslar dinlemeniz halinde karşılaşmanız mümkündür.

Bu yazıyı daha çok ekip içi işleyiş ve yapılandırılması, süreç planlama aşamasında şirket haline gelindiğinde nasıl bir kurumsal şemaya sahip olunması, potansiyel yatırımcılarla anlaşma sağlanırken kurucular olarak kendilerine ne gibi bir kurumsal işleyiş ile ilgili ısrar ve tekliflerde bulunulması hakkında bilgi ve tecrübelerim ışığında bazı hususlar kaleme almaya çalıştım.  Tabii ki tek kişilik start-up’larda bulunabilmektedir. Bu mümkündür. Ancak yaygın olan start-up’ların birer ekip olarak kurulmasından olduğudur. Dilerim ki, tek kişilik start-up’larda bu yazıdan kendilerine fayda sağlayacak birkaç nokta bulabilirler.

Start-up’larla ilgili olarak öncelikle farkında olunması gereken bazı noktalar bulunmaktadır. Günümüzde bir start-up sahibinin veya kurucu ekibinin yaşı oldukça düşük olabiliyor. Bu sebeple bu genç yaş kitlesinden tam bir yönetsel yetkinlik ve teknik işlerde profesyonellik beklenmesi gerçekçi olmayan bir hareket olacaktır. Bu sosyolojik yapının da yanına özellikle ilk zamanlarda (genel çerçevede en azından ilk 1 yıl) start-up’ların mali hacimleri de tam bir kurumsal yapıyı kaldıracak güçte olmayabiliyor.

Ben bu sebepler ışığında bir start-up kurulumunda göz önüne alınması gereken iki temel madde belirledim:

  1. Start-up’larda maliyet düşüklüğü esastır.
  2. Projenin kuruluş ve piyasaya tutundurulma dönemlerinde tam bir kurumsal yapıdan söz edilmesi mümkün değildir.

Peki bu maddeler tam olarak ne ifade etmek istemektedir? Çok kısa bir şekilde bu maddelerin izahı mümkündür. Maliyet düşüklüğü esastır çünkü her bir işin yapılması, veya yapılan herhangi bir işin gerekli alt yapıyla eşleştirilmesi birer birim maliyettir. Daha basit bir ifade ile yapılacak çok iş vardır. Dolayısıyla her bir iş için bir kişinin işe alınması ve teknolojik alt yapının sağlanması oldukça pahalıya mâl olabilecektir. Bu sebeple elde bulunan sermayenin sadece çok hayati yapılandırma ve faaliyetlerin fonlanmasında kullanılması gerektiğini düşünmekteyim. Onun dışında kalan operasyonel işlerde her bir ekip üyesi işin ucundan bir nebze de olsa tutmak zorundadır. Bu ilk zamanlarda özellikle geçerlidir çünkü başka bir şans yoktur.

İkinci madde ise; kurucu ekibin potansiyeli yüksek olması mümkün bir şekilde, yönetsel ve teknik bilgi eksiklikleri (yani iş tecrübeleri) öncelikli sebep olmak üzere, projenin mali yapısındaki zayıflık ile birleşimi tam bir kurumsal işleyiş şemasının grup içerisinde oturtulmasını neredeyse imkansız kılmaktadır. Bahsi edilen kurumsal işleyiş yapısının, daha çok yatırımcının, özellikle de profesyonel bir yatırım şirketi ise, gerekli finansal desteği sağladıktan sonra yatırımcının da işin içine dahil olmasıyla mümkün olabileceğine inanmaktayım. Fakat temel düzeyde dahi olsa kurumsal bir bakış açısının proje içerisinde bulunmaması oldukça olumsuz sonuçlara gebe olacaktır. Düşüncem bu yöndedir. Tabiri caizse mahalle maçı yapan küçük çocuklar gibi, herkesin bir topun peşinde plansız programsız koşması halinde çöküş yavaş yavaş başlıyor demektir. Kurucu ortaklar bu noktada resmi olmasa dahi kendi içlerinde profesyonel bir bakış açısına sahip olmalıdır.

Projenin içerisinde olduğu maddi ve manevi yetersizlikler kurucular nezdinde profesyonel bir bakış açısının oluşmasına herhangi bir engel teşkil etmemektedir. Profesyonel hareket ve bakış prensibi, kurucu ortakların muhakkak üstünde mutabık kalmaları gereken bir prensiptir ve buna gerçekten uyulmaya azami özen gösterilmelidir. Çünkü projenin “oluşum” süreçlerindeki her adım, görev ve hareket projenin geleceği ile ilgili hayati önem arz etmektedir.

Devamı bir sonraki bölümde.

Saygılarımla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here