“…Kendi dilinde artık okunmaz olduğunda hala bir yazar sayılabilir mi insan? Hayattayken artık yazmaz olduğunda hala yaşıyor sayılabilir mi?”

Stefan Zweig, varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak 28 Kasım 1881 tarihinde Avusturya’da doğdu.

Küçüklüğünden beri yazar olmak isteyen Zweig İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Yunanca öğrenerek tüm dünyayı dolaştı. 23 yaşında felsefe doktorasını tamamladı. Birçok edebiyat ödülünü de 20’li yaşlarında kazanan Zweig toplumu gözlemleyerek ortaya çarpıcı ve etkileyici hikayeler çıkardı.

‘’İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.’’

Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, savaş çığırtkanlığı yapan toplumun çoğunu karşısına almak pahasına, savaş karşıtı olduğunu pek çok açıklamasıyla ortaya koydu.

‘Yabancı Ülkedeki Dostlarıma’ başlıklı bir açık mektup yayımlayarak savaşı kınadı. 1916’da ‘Babil Kulesi’ ve 1918’de ‘Zorlama’ adlı yazılarıyla savaş karşıtlığını cephede yaşanılan acıları yazdığı ‘Yaremya’ (1917) oyunuyla ele aldı.

Kendisi gibi savaş karşıtı olan Alman şair Rainer Maria Rilke ve Fransız şair Romain Rolland ile uzun yıllar mektuplaştı. Ardından Zweig ve Rolland İsviçre’de yapacakları panel için dünyanın dört bir yanından düşünürleri çağırdılar.

“Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Nitekim bu durum Nazilerin hoşuna gitmeyerek Stefan Zweig’a olan düşmanlıkları artıyor, yakılan kitapların arasında Zweig’ın kitapları ilk sıralarda yer alıyordu.

Almanya’da Hitler iktidara gelince ülkesinden göç etmek zorunda kalan Zweig önce İngiltere’ye oradan da Amerika’ya gitti. Bu sefer de İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. O da Brezilya’daki Petropolis kentine yerleşti. Mesafeler ona huzur getirmedi. 1941’de ‘Brezilya – Geleceğin Ülkesi’ isimli kitabı yayımlandı. Kitabın yayımlanmasından sonra Brezilya’ya yerleşmeye karar verdi.

Orada “Bir Satranç Öyküsü”nü kaleme aldı. Bu kitabın önemi şuradan kaynaklanmakta: “Bir Satranç Öyküsü”, satrancı gerek pratik gerek felsefi olarak çözümlemiş biri, yani Zweig tarafından yazılmıştır. Zweig romanda, ilginç bir satranç maçını, okuyucunun anlayıp takip edebileceği şekilde anlatıyor. Tıpkı bir satranç karşılaşmasında olduğu gibi, hamlelerden ve açılımlılardan oluşuyor.

1942 yılında yayımlanan Satranç, Zweig’ın psikolojik birikimini bütünüyle devreye soktuğu bir öyküdür ve bu öykünün baş kişileri, tamamen yazarın biyografilerinde ele aldığı kişileri işleyiş biçimiyle sergilenmiştir. Özet olarak, Dr. B adında bir adamın hikayenin anlatıcısına oyunu satranç tahtası olmadan kendi kafasında oynayarak öğrenmesiyle ilgili olay örgüsüyle okuyucuları etkilerken İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Gestapo zulmünü de okuyucuya yansıtmaktan geri kalmamıştır.

‘Olağanüstü Bir Gece’ kitabını 1922 yılında yayımlıyor ve burjuva olarak dertsiz bir yaşam sürdüren bir adamın giderek duyarsızlaşmasını konu ediniyor. ‘Acımak’ (1939) -veya güncel adıyla ‘Sabırsız Yürek’ merhamet duygusunun insanlara ne denli felaketler getirebileceğini anlatıyor.

Stefan Zweig, eserleri arasında ayrıcalıklı bir konumda olan biyografilerde yazar; edebiyat, felsefe ve siyaset alanında öne çıkan isimlerin hayatını kaleme alıyor. Bu biyografiler arasında “Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski”; “Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche”; Marie Antoinette, Magellan, Amerigo, Fouche, Erasmus, Stendahl eserleri dikkat çekmektedir.

Yazarın en sevilen diğer kitapları arasında Amok Koşucusu, Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu bulunmaktadır.

‘’Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar.’’

“Belirsizlik, kesinlikten çok daha kötüdür; kısa süreli olan büyük bir korku, belirsiz fakat hiç bitmeyen bir korkudan daha az zahmet verir.’’

‘’Yeryüzünde beni sorgulamayan, bana işkence yapmayan insan var mıydı gerçekten?”

Yazar, Hitler’in getirdiği faşist dünya düzeninin değişmeyeceğini sanarak büyük bir kedere ve umutsuzluğa kapıldı ve eşiyle birlikte intihar etti.

“Beklemek… Bir saniyede bir insan ölebilir, bir yazgı belli olabilir, bir dünya yıkılabilirdi…”

İşte Stefan Zweig’ın intihar mektubu:

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here